15 Aralık 2017
%AM, %22 %353 %2016 %07:%Nis

“Büyük sınıfsal öfke ve patlamaların yaşanacağı bir konjonktür içindeyiz”

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da önemli siyasal gelişmelerin yaşandığı bir süreçten geçmekteyiz. Yaşanan savaş sürecinin gölgesinde kalan ve geniş kitleleri derinden etkileyen temel meselelerden biri kuşkusuz ki emek alanında yaşanan vahşi kapitalist sömürü ve saldırılardır. Bu bağlamda sınıf hareketinin genel durumu ve somutta yaşanan saldırılar başta olmak üzere ülkedeki güncel-siyasal gelişmelere dair siyaset felsefesi, toplumsal mücadeleler tarihi, sınıf teorisi tarihi ve ekonomi-politik üzerine çok sayıda kitabı ve makalesi bulunan araştırmacı-yazar Volkan Yaraşır ile bir röportaj gerçekleştirdik

HABER MERKEZİ (22.04.2016) - Türkiye-Kuzey Kürdistan’da önemli siyasal gelişmelerin yaşandığı bir süreçten geçmekteyiz. Yaşanan savaş sürecinin gölgesinde kalan ve geniş kitleleri derinden etkileyen temel meselelerden biri kuşkusuz ki emek alanında yaşanan vahşi kapitalist sömürü ve saldırılardır. Bu bağlamda sınıf hareketinin genel durumu ve somutta yaşanan saldırılar başta olmak üzere ülkedeki güncel-siyasal gelişmelere dair siyaset felsefesi, toplumsal mücadeleler tarihi, sınıf teorisi tarihi ve ekonomi-politik üzerine çok sayıda kitabı ve makalesi bulunan araştırmacı-yazar Volkan Yaraşır ile bir röportaj gerçekleştirdik. Önemli analiz ve siyasal belirlemelerin yapıldığı ve gazetemizin 120'nci sayısında yer alan röportajı bir kez de internet sitemizden okurlarımızla paylaşıyoruz.

Halkın Günlüğü: Sınıf hareketinin bugün içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Volkan Yaraşır; Sınıf mücadelesi açısından tarihsel bir momentten ve yüksek bir konjonktürden geçiyoruz. Şiddetli gerici/faşist bir dalga altında sınıf alt üst oluyor, stratejik saldırılara maruz kalıyor. Bir nevi sürekli karşı devrimci hamleler ve ataklarla sınıf kadavraya, enkaza çevrilmek isteniyor. Rosa Luxenburg’un ifadesiyle sınıfa tam anlamıyla “kadavra itaatı” dayatılıyor. Bu stratejik saldırılar kapitalizmin yapısal krizinden, finans kapitalin yol haritasından, küresel jeo-politiğin odak coğrafyası olan Ortadoğu’daki gelişmelerden, TC’nin yeniden yapılanması ve hızlı militarizasyon sürecinden ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin geldiği aşamadan bağımsız ele alınamaz.

Çok kısa ve konsantre olarak şunları söyleyebiliriz: TC’nin dışarda agresyon politikası izlemesi ve faşizmin yeniden yapılanması, içerde sınıfın felç edilmesiyle realize olabilir. Finans kapitalin sınıfa ontolojik saldırısının arkasında bu saikler var. Sınıfın bilinç ve kimliğinde ağır aşınma ve deformasyonların yaşandığı, eylem kapasitesinin azaldığı, örgütlenme gücünün son derece zayıfladığı bir konjontürün içindeyiz. Sınıf faşist ve gerici bir kuşatma altında. İdeolojik terörün yarattığı yıkım, en temel refleksleri göstermesini engelliyor. Özellikle TC’nin Batı yakasında uyguladığı politikalar şovenizmin sınıfın içinde kökleşmesini sağladı. Şovenizmin yıkıcı anaforu sınıfı kuşatırken, onu felç eden sonuçlar yaratıyor. Bu yönde devletin farklı ideolojik aygıtları aktif olarak kullanılıyor. Özellikle, bürokrat, klerikal, klientalist nitelikli ve neo-korporatist sendikal yapılar, sınıfı atomize ve amorfe edici işlev görüyor. Sınıf, Marx’ın 1848 Haziranı için söylediği gibi “yalnız sınıf ”, hemde çıplak bir yalnızlık içinde. Sistematik saldırılar, kronik örgütsüzlük, yoğun ideolojik terör sınıfı tam anlamıyla bloke etmiş durumda. Sınıf açlık ve işsizlik tehdidi altında eziliyor ve işini, aşını korumak için olağanüstü defansif davranıyor. Kronik örgütsüzlük ve şovenizmin yıkıcı etkileri, devletle, korporatist sendikalarla ve sermayeyle açık bir hesaplaşmayı engelliyor. Faşizm kitle ruhu sınıfın üzerinde kesif bir etki yaratıyor. Bu negatif tabloya rağmen bir yandan da bir dip akıntısı kendini dışa vuruyor. Sınıf otonomisinden gelen zenginlikle bireysel, lokal, yer yer kent ve havza düzeyinde harekete geçiyor. Ağırlıkla spontan içerikte eylem, direniş, işgal, grev ve fiili grevlerle ontolojik hamleler yapıyor.

Finans kapitalin stratejik saldırıları her havzayı, her fabrikayı sınıfsal öfke ve kinin odağına çevirmiş durumda. Yani bir yandan yıkım, enkazlaşma riskiyle karşı karşıyayız ama diğer yandan büyük sınıfsal öfke ve kinin patlamalarının yaşanacağı bir konjonktür içindeyiz.  Sınıf en dar, en küçük eylem ya da pratik dâhil biriktiriyor. Bu biriktirme süreci ani ve sarsıcı sınıfsal infilakların önünü açıyor, sınıfsal patlamaları aktüelleştiyor. Yani sınıflar mücadelesinin o muazzam diyalektiği işliyor. Unutulmasın sınıflar mücadelesi özünde bir biriktirme sürecidir. Süreç tüm dinamikleriyle işliyor.

HG: AKP’nin işçi sınıfına yönelik kapsamlı saldırıları manipülasyonlar eşliğinde devam ediyor. Özel istihdam büroları, kadro vaadi ve kiralık işçi politikaları bunların başında gelmektedir. Bu politikaların içeriği ve yaratacağı sonuçlar nelerdir?

VY: AKP finans kapitalin en militan partisi olarak hareket etti. Etmeye de devam ediyor. TC’nin yeniden yapılanma süreci, sermaye klikleri arasındaki çatışmalar, nepotist uygulamalar, parti- devlet bütünleşmesi, faşizmin yeni biçimlenişi üzerine çok şey söylenebilir. Ama temel vurgumuzu finans kapitalin sınıfa stratejik saldırıları üzerinden yapacaksak, AKP iktidarı ultra neo-liberal politikaların vurucu ve uygulayıcı gücü gibi hareket ediyor. Sürekli ve sistemli karşı devrimci politikalarla sınıfı tam anlamıyla atomize ederek, bir nevi “modern” patron-klient ilişkisini inşa ediyor. Ben buna bir dizi benzer uygulamayla birlikte hayırsever- cemaatçi kapitalizm diyorum. Burada klerikal ilişkiler toplumun tüm gözeneklerine yidiriliyor. Yeni ve yıkıcı rıza mekanizmaları üretiliyor. Toplumun enkazlaştırılması ve çürütülmesi üzerinden hegemonya tahsis ediliyor.

Türkiye kapitalizmini ikinci kuşak kapitalist ülkeler içinde değerlendirebiliriz. Kapitalist entegrasyon düzeyine (AKP iktidarının bazı uygulamaları ve kendi organik sermayesini yaratırken, küresel kapitalist entegrasyonun temel sermaye gruplarını ekarte edecek pratikleri önümüzde süreçte ciddi problemlere neden olabilir) bağlı olarak ve uluslararası işbölümü gereği ve kapitalist krizin yıkıcı sonuçları her şeyden önce sınıfın direncinin kırılmasını ve örgütlülüğünün dağıtılmasını koşulluyor. Finans kapital bundan dolayı ve tam anlamıyla bir sınıfsal perspektifle, işçi sınıfına saldırıyor. Bu saldırı stratejik mahiyette bir saldırıdır. Çin/Vietnam Çalışma Rejimi diye tanımladığım yeni çalışma rejimini inşa ederek, sınıfı stratejik olarak etkisizleştirmeyi ve atomize etmeyi arzuluyor.

Finans kapitalin sistematik esnekleştirme, sistematik taşeronlaştırma, sistematik güvencesizleştirme, sistematik mülksüzleştirme, sistematik sendikasızlaştırma, sistematik işsizleştirme, sistematik yoksullaştırma taktikleri Çin/Vietnam rejiminin alt yapısı oluşturuluyor. Son dönemde gündeme gelen kiralık işçilik, özel istidam büroları ve kıdem ihbar tazminatının gaspına yönelik saldırıları bu eksende değerlendirmek gerekir. Saldırılar, sınıfa stratejik saldırıların mızrak uçlarıdır. Örneğin özel istihdam büroları ve kiralık işçilik konsantre karşı devrimci bir saldırıdır. Tipik bir esnekleştirme yöntemi olan bu uygulamayla, sınıf bir yandan tarihsel kazanımlarını yitiriyor (8 saatlik çalışma hakkı, ikramiye ve bir dizi sosyal hak, sendikalaşma, toplu sözleşme hakkı, güvenceli iş, emeklilik hakkı vs.), diğer yandan sistematik mülksüzleştiriliyor, yoksullaştırılıyor, güvencesizleştiriliyor. Son dönemde kamuda taşeron işçilerin kadroya geçirileceği üzerine yapılan açıklamalarda, bir başka düzeyde örtülü sistematik taşeronlaştırmanın parçasıdır. Kısacası finans kapital sınıfa karşı topyekûn, stratejik ve sistematik bir saldırı gerçekleştiriyor. Dönem sınıfın militanca bir savunma hattı oluşturmasını zorunlu kılmaktadır. Ve bu zorunluluk yaşamsal içeriktedir. Paul Sweezy’nin ifadesiyle bunu gerçekleştirirsek, bu bizi militan saldırı dönemine hazırlayacaktır.

HG: Metal sektöründeki direniş fırtınası zayıflasa da hala devam etmektedir. Metal'deki son durum ve sınıf hareketi açısından önemi nedir?

VY: Metal direnişi ve fiili grev dalgası işçi hareketinin son yıllarda gerçekleştirdiği en önemli eylemdir. Bir kaç yönden stratejik önem taşımaktadır (Metal direnişi ve fiili grevlerinin muhtevasını değerlendiren, kapsamlı ve teorik mahiyette 5 makale kaleme aldım, Toplumsal Özgürlük’ten arkadaşlar bu makaleleri broşür haline getirdi ve bloglarında dosya olarak yayınladı, ilgi duyan arkadaşların okumasını tavsiye ederim). Birincisi Metal direnişi, benim 2007 beri gündeme getirdiğim, havza ve (kendi özgünlüğünde) kent grevlerinin bir soyutlama değil, çıplak bir gerçeklik olduğunu gösterdi. İkincisi direniş taban örgütlenmelerine dayanarak gelişti. Bu yön iki açıdan önem taşıdı. Taban örgütlenmeleri işçi inisiyatifinin somut bir görünümü oldu. Ayrıca gerici- faşist ve neo- korporatist sendikal kuşatmanın nasıl kırılabileceğini gösterdi. Direniş üçüncü olarak, sınıfın otonomisinin yıkıcı ve yaratıcı gücünü açığa çıkardı. Dördüncüsü sınıfa dair post- Marksist, post- yapısalcı, sol liberal melez kavramları, spekülatif argümantasyonları ve totolojileri boşa çıkardı. Eylemleri herşeyden önce proletaryanın, tüm toplumsal kesimlere ve hayata “Merhabası” olarak okumak gerekir. Sınıf kavramlara hayat vererek, tarihsel özneliğini her fırsatta hatırlatıyor. Metal direnişi, Batı yakasında sınıfın devrimci enerjisinin açığa çıkarılmasıyla neler yapılabileceği, bu enerjinin ne derece yıkıcı olabileceği ortaya koydu. Sosyal bir anafor/mıtnatıs olan işçi sınıfı, aynı zamanda anti- kapitalist mücadelenin odağı ve gerçek bir potası olduğunu gösterdi. Farklı anti- kapitalist alanların (Kadın özgürlük hareketi, hayvan özgürlük hareketi, ekolojik hareketler, LGBTİ, Alevi hareketi gibi) ya da dinamiklerin bu potada birleşmesi olağanüstü bir enerjinin açığa çıkmasını sağlayacaktır. “Yaşayan” kapitalizm bu alanlar arasında yüksek oranda kesişimsellik yaratmış durumda. Bu kesişimselliğin yıkıcı enerjiye dönüşmesi, Metal fırtınasının açtığı yolda yürümekle mümkündür. Aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi’yle tarihsel ve stratejik ittifakın nesnel ve sahici zeminleri de sınıf dinamiği içinde örülebilir. Bunu başarmak başka bir Anadolu, başka bir Mezopotamya’nın önünü açacaktır. Metal direnişleri ve fiili grevleri taşıdığı potansiyelle bunu dışa vurmuştur. Kapitalizmin yapısal krizinin, şiddetle hissedilmesiyle birlikte (özellikle 2009’dan sonra) Türkiye’de 249 organize sanayi bölgesi, stratejik iller ve işçi havzaları sınıfsal öfke ve kinin odaklarına dönüştü. Finans kapitalin stratejik saldırılarına karşı işçi sınıfı refleksel, spontane bir biçimde harekete geçti. Kendini bireysel eylemler, lokal direnişler, fabrika işgal eylemleri, özyönetim pratikleri ve Gaziantep tekstil fiili grevi, Bosch direnişi gibi eylemler gerçekleştirdi. Özellikle son iki eylem aslında bir kaç yıl öncesinden Metal direnişinin, kendi özgünlüğünde bir kent ve havza grevinin habercisiydi. Öylede oldu. Metal direnişi Bursa merkezli başlasa da senkronize etki yarattı. Kocaeli, Eskişehir, Ankara, Sakarya, İstanbul bu büyük dip dalgasından etkilendi, hatta sarsıldı. Harekete geçti. Havzada 25 bin işçi bu eylemlere aktif olarak katıldı. Eylemler yasadışı olmasına karşın, yüksek meşruiyeti sınıfın aktif katılımını sağladı. Yaşanan tam anlamıyla sınıfsal öfke ve kinin infilak etmesiydi. Patlamanın şiddeti gerici- faşist, neo- korporatist sendikal kuşatmayı parçalanma noktasına getirdi. Müthiş bir auro ve anafor yarattı. Ne var ki enerjiyi kristalize edecek bir örgütlenmenin yaratılamaması, taban örgütlenmelerinin nitelik kazanamaması ve bir üst örgütlenmeye sıçrayamaması, siyasi iktidarın ve işverenlerin basıncı, gerici- faşist sendikal yapının hegemonyasını yeniden tahsis edecek zaman ve hamle şansı bulması, Birleşik Metal’in bürokratik manevraları, hareketi kucaklayacak perspektif, politika ve yapıdan uzak oluşu, klasik sendikal tutuculuğu ve statükoculuğu hareketin geri çekilmesine yol açtı. Tabi ki burada devrimci komünist hareketin (bir iki yapı, bir kaç işçi üzerinden ve dirsek temaslarıyla süreci götürmeye çalıştı. Böylesi bir büyük hareket uzun bir biriktirme, kuluçkaya yatma ve sınıfa stratejik yönelme ve sınıf içinde stratejik konumlanmayla ancak şekillenebilirdi) acizliği, sürecin bütünüyle dışında kalması son derece trajik bir durumdur.  Sınıf için temel zaafiyetlerden birini bu oluşturmaktadır. Herşeye rağmen Bursa’da ve İstanbul’da stratejik işyerlerinin Türk- Metal’in dışında farklı sendikalara yönelmesi yeterli olmasa da önemli bir merhale oldu. Hareket şimdilik geri çekildi. Ama birikmeye devam ediyor. Aynı işyerleri, kentler ve havza büyük patlamalara gebe yerlerdir. Son olarak Renault’un yeniden hareketlenmesi söylediklerimizi doğrulamaktadır. Şöyle bir projeksiyon yapabiliriz. Renault sektörün en önemli işyeridir. Bursa’yı harekete geçiren bir katalizördür. Bursa, yaşanan pratiklerinde etkisiyle diğer illeri harekete geçirici bir ildir. Bu süreç havzanın harekete geçmesinin önünü açabilir. Çalışmaları bu perspektifle ele alarak stratejik işyerlerine ve proletarya açısında stratejik kentlere yönelmek ve konumlanmak gerekiyor. Usanmadan, sabırla sınıftan öğrenerek, biriktirmek gerekiyor. Artık kent ve havza grevleri aktüelleşmiş pratikler olarak önümüzde durmaktadır. Sınıfsal öfkenin ve kinin parçası olduğumuz oranda ve sınıfla ontolojik bir şekilde ilişkilendiğimiz ölçüde, böylesi yıkıcı ve sarsıcı pratikler yaratılabilir. Böylesi bir süreç sürekli/sistematik karşı devrimci saldırılara karşı, gerçek militanca bir savunmanın önünü açtığı gibi sınıfın nesnel ve öznel şekillenmesini sağlayacak ve hızlandıracaktır.

HG: Türkiye-Kuzey Kürdistan’da önemli siyasal gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçmekteyiz. Kürt ulusu başta olmak üzere tüm devrimci ve ilerici toplumsal güçlere karşı Erdoğan/AKP iktidarının sürdürdüğü topyekûn  bir savaş durumu, yaratılan bir korku imparatorluğu gerçekliği var… Buna karşı ise istenilen düzeyde olmasa da bir mücadele ve direniş hattı gelişmektedir. Bu bağlamda ülkedeki güncel-siyasal gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

VY: TC yeniden yapılanıyor, bir restorasyon sürecinden geçiyor. Restorasyon bir karşı devrim tarzıdır, bir karşı devrim sürecidir. Yaşanan süreci faşizm yeniden yapılanması ya da derinleşmesi olarakta tanımlayabiliriz. Kapitalizmin yapısal krizi, Ortadoğu’nun yeniden dizaynı, Ortadoğu’da yaşanan kaynak savaşı ya da son derece yıkıcı bölgesel savaş, toplumsal muhalefetin Taksim Ayaklanması sonrası yükselişi ( Kobane direnişi, Batı’yı da saran Kobane serhildanları,  HDP 7 Haziran atağı, farklı anti- kapitalist dinamiklerin gelişim seyri, Metal direnişleri ve fiili grevleri gibi), Kürt Özgürlük Hareketi’nin ulaştığı boyut, bir Ortadoğu gücü haline gelmesi ve çok boyutlu mücadele yürütme kabiliyeti ve özellikle Rojava Devrimi’nin gerçekleşmesi ve Rojava’da yaşanan devrimci inşa süreci ve bu gelişmenin 20. yüzyıl tarihine damgasını vuran Skyes- Picot Anlaşması’na (1916) fiilen son vermesi ve TC’nin kuruluş paradigmalarının aşınması, karşı devrimci sürecini belirleyen temel etkenler oldu. Ve süreç devam ediyor. Başkanlık sistemi üzerine yapılan tartışmaları ve düzenlemeleri kişisel ya da ego- santrik bir arzudan öte bu çerçevede ele almak gerekiyor. Devletin yeniden yapılanması ve bu yeniden yapılanmaya bağlı devlet- toplum- birey ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi/dizaynı olarak görmek gerekir.

TC A.Ş.+ Polis devleti şeklinde özetlenecek bu adımlarla, bir yanıyla sınıfın kadavraya çevrilmesi, maksimum sömürü ve tüm toplumsal muhalefetin dağıtılması ve Kürt dinamiğinin bertaraf edilmesi hedefleniyor.

Savaş konsepti bu sürecin derinleştirilmesi anlamına geliyor.  Bir nevi savaş rejimi inşa ediliyor. Medya bu noktada büyük ve konsantre bir manipülasyon aracı ve rıza imalatının temel aparatı olarak işlevlendiriliyor. Böylece kitlelerinin felç edilmesi ve faşizmin kitle ruhunun cisimleşmesi yönünde son derece önemli adımlar atıldı. Batı yakası kronik örgütsüzlük içinde ve şovenizmin anaforunda savruluyor.

Bu son derece negatif tabloya karşın ve herşeye rağmen işçi sınıfı içinde lokal düzeyde, işyeri bazında, bazen birden çok işyerinde ya da işkolu bazında hareketlenmeler yaşanıyor. Direnişler ve farklı düzeylerde eylemler gerçekleşiyor. Artık her fabrika ve her işyeri, finans kapitalin yok edici saldırıları karşısında sınıfsal öfke ve kinin odakları haline dönüşmüş durumda. Sınıf geleceksizleştirildiğinin farkında. Sınıf öfkeli ve arayış içinde. Özellikle 2009 sonrası süreçte sınıfın eylem potansiyeli ve örgütlenme arayışı bunu gösteriyor. Spontane patlamaların yaşanacağı yüksek bir konjonktürün içindeyiz. Kadın özgürlük hareketi de önemli merhaleler kazandı. Son 8 Mart eylemleri, bir kadın isyanına dönüştü. Artvin Cerattepe direnişi ekolojik hareketin taşıdığı büyük ve sarsıcı potansiyeli açığa çıkardı. Ekoloji ve halk hareketinin rezonansıyla, kent direnişin yeni bir pratiği ortaya çıktı. Alevi hareketi bir anti- kapitalist alan olarak hızla şekilleniyor.  Özellikle komünalite ve Alevilik eksenli tartışmalar ve adımlar bu tarihsel devrimci dinamikle, sosyal dinamiğin kaynaşmasının önünü açacaktır. LGBTİ hareketi de varlığını ortaya koyan, hızla örgütlenen anti- kapitalist alanlardan biridir. Hayvan özgürlük hareketi de yeni yeni şekillenmektedir. Kürt özgürlük hareketi olağanüstü bir gelişim seyriyle dikkat çekmektedir. Sorun bu dinamiklerin rezonansı ve enerjisinin kristalize edilmesidir. Bunu gerçekleştirecek bir potanın yaratılmasıdır. İşçi sınıfının nesnel ve öznel şekillenmesi bu noktada stratejik önem taşımaktadır. Anti- kapitalist dinamiklerin tekillik riskiyle karşı karşıya kalması ve dar alana sıkışması ancak sınıfın yaratacağı sosyal anaforla aşılabilir. Bu anafor ya da sosyal mıtnatıs, diğer anti- kapitalist alanları birleştirecek ve enerjiyi kristalize edecek tek güçtür. Kürt özgürlük hareketi zaten bir Ortadoğu gücü olarak devrededir.

HG: Son olarak yine bir 1 Mayıs’ın öngünlerini yaşamaktayız. İçinden geçmekte olduğumuz siyasal durum gerçekliğinde 1 Mayıs’a dair neler söylemek istersiniz?

VY: 2016 1 Mayıs’ına, 2016 Newroz’u havasında giriyoruz. Newroz bir karşı duruş oldu. 1 Mayıs 2016, finans kapitalin sistematik ve stratejik saldırılarına, somutta kiralık işçiliğe, kıdem ihbar tazminatının gaspına, güvencesizleştirmeye, esnekleştirmeye, faşizme, şovenizme ve gericiliğe karşı kitlesel bir karşı duruşu simgelemelidir. Taksim “Meydanı”, 1 Mayıs alanıdır. Taksim, kolektif öfke ve kolektif duruşumuzun merkezi, tarihselliği, güncelliği ve mana derinliği itibariyle 1 Mayıs alanıdır. Taksim’in tartışılması bile abestir.

Taksim ısrarı ve tavizsizliği özellikle bu konjonktürde başlı başına önemlidir. Newroz’la, Newroz Meydanı’yla kardeşleşmedir. Kürt halkının öfkesi, vakurluğu, kararlılığı, herşeyi göze alarak en zor şartlarda bile Newroz’u layıkıyla kutlama arzusu nasıl ki Diyarbakır’da somutlandıysa, 1 Mayıs Meydanı yani Taksim de işçi sınıfının, emekçi yığınların, tüm ezilenlerin ayağa kalktığı alana dönüştürülmelidir.

Yalnızca kitleler, örgütlü kitleler faşizme ve kapitalizme karşı direnebilir. Akıntıya karşı durabilir. 30 yıllık diktatör olan Mübarek 18 günde, yine 30 yıllık diktatör Bin Ali 28 günde kitle hareketi/mobilizasyonu sonunda alaşağı edildi.

Kitle hareketinin yaratıcı, yıkıcılığı muhteşem sonuçlar yaratır. Tarih yapar, tarih yazar. Faşizm ve otoriter rejimlerin en zayıf noktası kitle hareketidir. En vahşi rejimleri bile sarsacak güç kitle hareketidir. 1 Mayıs bu manada büyük bir kitle mobilizasyonunun gerçekleştiği gün olmalıdır.

İşçi sınıfının katalizör olduğu kitle hareketi 2016’ın gelişim seyrini belirleyebilir. 2016 hem büyük siyasal gelgitlerin yaşanacağı, hem de savaşın şiddetleneceği, yıkıcı bir ekonomik bir krizin yaşanabileceği bir yıl olabilir. Özellikle yaz ayları her açıdan kritik geçecek.

1 Mayıs bu mana da özellikle barış sloganlarının yükseleceği, direniş ve mücadele şiarının cisimleneceği bir gün olmalıdır.

1 Mayıs, Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle, işçi sınıfın mücadelesinin kaynaşacağı, şovenizme ve her türden gericiliğe karşı kitlelerin barikat oluşturacağı, faşizme ve faşist bir geleceğe karşı tüm ezilenlerin, emekçilerin “No Pasaran” şiarıyla saf tuttuğu bir gün olmalıdır. Yukarıda belirttiğimiz anti-kapitalist güç ve dinamiklerin birleşeceği ve enerjilerinin kristalize olacağı pota 1 Mayıs şiarı ve ruhunda saklıdır. 1 Mayıs kavgadır ve kavganın manifestosudur. Teşekkür ederim.