15 Aralık 2017
%AM, %07 %383 %2017 %08:%Kas

“Toplumun direnç noktası olmaya devam edeceğiz”

İHD İstanbul Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri: Devlet; Ergenekoncularla uzlaştı, FETÖ’cülerle de uzlaşacak ama biliyor ki sosyalistlerle, insan hakları savunucularıyla uzlaşamayacak, biliyor ki bu kesimin avukatlığını yapan insanlarla uzlaşamayacak; çünkü onlar devlet kaynaklı hak ihlallerine de hukuksuzluklara da her koşulda karşı çıkacaklar

HABER MERKEZİ (07.11.2017) - 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) devrimcilere, sosyalistlere, yurtseverlere karşı bir silah olarak kullanılıyor. AKP/Erdoğan iktidarı bu süreci devrimci dinamikleri ortadan kaldırma yönünde bir fırsat olarak değerlendiriyor. Devlet, yaşam hakkının ihlali dahil insan haklarını göstere göstere ihlal ediyor ve kendi anayasasını dahi çiğniyor. Bununla birlikte, önceki süreçlerden çok daha pervasız bir şekilde savunma da doğrudan devletin hedefi haline geldi. Yasaların tamamen rafa kalktığı, mahkemelerin AKP/Erdoğan iktidarının arka bahçesi gibi çalıştığı bu dönemde, avukatların da bu duruma tanıklığını engellemek için savunmaya dönük saldırılar azgınlaştı.

Halkın Günlüğü gazetesi olarak, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Avukat Gülseren Yoleri ile OHAL, insan hakları, savunma hakkı ve avukatlar üzerindeki baskıları konuştuk.

Halkın Günlüğü: Türkiye’de OHAL ve KHK’lerle yönetilen bir ülke gerçekliği var. OHAL ve KHK hukuku ile siyasal iktidarın hukuk ve savunmaya etkisine dair neler söylemek istersiniz?

Gülseren Yoleri: Türkiye’ de her zaman çok problemli bir alan olmuştur savunma alanı.  Ama OHAL’i tartışacaksak biraz daha geriye gidilmeli, 7 Haziran 2015 seçimlerine,, hatta çözüm sürecinin bittiği zamana, Dolmabahçe de çözüm masasının devrilmesine kadar gidip oradan bakmak gerekir OHAL’e.

Çözüm masası devrilir devrilmez insan hakları ihlallerinde çok büyük artış  gördük pek çok noktada. Mesela hükümetin söylemlerinde dil değişti;  nefret diline, çekişme ve savaş diline döndü. Ötekileştirici bir yaklaşım egemen hale geldi. Ama bu değişim dilde kalmadı, aynı zamanda sahaya da indi, toplumsal yaşamı da yakından ilgilendiren ve zora sokan pek çok uygulama karşımıza çıktı. O tarihten sonra yaşadığımız toplu katliamlar; Suruç’ta, Ankara’da yaşanan ve devam eden… Tabi onlarla da kalmadı. Bir de toplumu kıskacına alan hem korku hem baskı oluşturan bir süreç olarak yaşandı. Bunun ötesinde sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği süreç hem insan hakları savunucularının hem hukukçuların çalışmasını çok baltalayan bir süreçti. Çünkü hukuksuzluğun, şiddetin belki de tepe noktası olan uygulamalardı bunlar. Sokağa çıkma yasağının yaşandığı bölgelerde yapılan operasyonlar, bu operasyonların gerçekleştiği süreçte bizim insan hakları savunucuları ve hukukçular olarak da olay yerlerine yapmak istediğimiz ziyaretler ve raporlama faaliyetlerinde çok büyük sıkıntı yaşamıştık. Yani hem bölgeye sokulmamak hem o yasaklı bölgelerin ve bilgilerin dışında tutulmak, aynı zamanda baskıya maruz kalmak, tehdit altında kalmak gibi pek çok durumla karşı karşıya kaldık. Ama tabi ki, bizim karşılaştığımız durum buna muhatap olan toplumun ya da halkın yaşadıkları karşısında gerçekten çok minimal bir durumdu. Bizimkisi devede kulak denecek kadar bir baskıydı. O dönemde yaşamı ve faaliyeti daraltan bir baskı olmasına rağmen orada yaşanan gerçekliğin yanında çok hafif kalıyordu.

Bütün bu süreçler beraber düşünüldüğünde ve OHAL’e gelindiğinde ; daha önce “ben anayasayı tanımıyorum” diyen Cumhurbaşkanının artık bunu tekrarlamasına gerek kalmadı.  Çünkü OHAL  ile beraber Bakanlar Kurulu’nun kanun hükmünde kararnameler çıkarma yetkisine sahip olmasından daha önemlisi; OHAL ilanının OHAL kanununa aykırı yapılmış olması, çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin yetki aşımı tartışmasına ek olarak geçerli olmasını sağlayacak usulden yoksun  olmasına rağmen uygulamaya sokulmasıyla aslında “Ben anayasayı tanımam.”  Söyleminden; anayasayı , yasaları ve var olan teamülleri tamamen devre dışı bırakan başka bir sürece girmiş olduk ve bu, güya yasal bir süreçte oldu. Yani ilan edilen OHAL’e dayandırıldı ve dolayısıyla da OHAL üzerinden de evet bunlar bunlar normaldir gibi bir savunmaya geçti iktidar. Bu gerçekten böyle miydi? Değildi tabi ki, eğer biz hukuk üzerinden bir tartışma yürütüyor olsaydık örneğin; Yine OHAL’i , KHK’ları konuşuyor olabilecektik  ama geçersizliğini konuşacaktık, hukuk dışılığını  konuşacaktık.

Ancak yaşadığımız durum bu değil. Yani hukukla bize yaşatılanlar birbirinden çok farklı. Şu an artık hukuk denen bir olgu yok, mahkemelerde dahi yok. Dolayısıyla sokakta ve başka yaşam alanlarında artık yasadan hukuktan yola çıkarak önümüzü görmek ya da yaşamı şekillendirmek ihtimalinin herhalde olabilecek en zayıf noktasındayız şu anda ve bunun önemli sonuçları var.

 Bizler de hep eleştirdik pek çok açıdan ve  aslında T.C.’nin Anayasası da, yasaları da hep sorunlu, yetersiz, çok yerde yanlış olagelmiştir. Ama nihayetinde üstünden yürüdüğümüz bir zemin söz konusuydu.  En azından asgari olarak kimin neyle yükümlü olduğunun bilindiği, yani devletin de nerede duracağına dair hukuki bir çerçeveden söz ediyoruz. Bugün bu ortadan kalktı. Hangi eylem yasalara göre suç ya da değil,  hangi maddenin kapsamına girer, o maddenin ön gördüğü ceza nedir bilinirdi. Dolayısıyla da sonucu aşağı yukarı söylersiniz, bir takım gerçeğe yakın tahminleriniz söz konusu olabilirdi. Şu anda ki özellikle OHAL ilanı sürecinde “biz de bilmiyoruz” diyoruz.

Genel uygulamaya bakıyoruz; var olan yasalar çerçevesinde suç oluşturmayacak pek çok eylemin bugün suç konusu yapıldığını, insanların bu sebeplerden haklarında soruşturma açıldığını, gözaltına alındığını, hatta tutuklandığını biliyoruz. Oysa hukuken ortada suç yok. Dolayısıyla aslında bugün, tahmin edemediğimiz bir süreci yaşıyoruz. Yani bir olay olduğunda bunu devlet suç olarak niteleyecek mi? Suç olarak nitelerse hangi yaptırımları ortaya koyacak meselesinde sadece şöyle bir algımız oluştu ve çok netleşti: iktidar, kendisine karşı gördüğü her hareketi, her söylemi, her koşulda cezalandıracak ve bunu yapabildiği en ağır yöntemle yapacak. Artık biz sadece bunu biliyoruz. Kanunsuz suç ve  ceza olmaz ilkesi tamamen rafa kalktı.  Toplum ve birey yaşantısını hatta muhalif faaliyetlerini bile bu çerçevede düzenleyebiliyordu. Şimdi böyle bir ön görüden yoksun. Bu durumda toplumun yapabileceği iki şey var. Biri; bu büyük baskı karşısında tamamen geri çekilmek ve hiçbir karşı harekette bulunmamak, yapılan tüm haksızlıkları sineye çekmek. Diğeri; kendisini ortaya atar der ki başıma gelecek her neyse ben bunu göze alıyorum. Bugün toplumun karşı karşıya kaldığı böylesi bir durum söz konusu, ya ateşin içindesiniz ya da tamamen dışında kalmak için çaresizce  çabalayıp durursunuz.  Bugün bizlere sunulan ortam tam olarak bu.

“Bizden hukuku uygulamamızı beklemeyin”

Şu anda; herkes ve insan hakları savunucuları da yoğun baskı görüyor, ama  insan hakları savunucuları olarak işimiz hukukçulardan biraz daha  kolay sanıyorum. İnsan hakları savunucuları nihayetinde hangi alanda ihlal varsa ona karşı mücadele eder. Devletin ihlal üreten politikalarına karşı da mücadele söz konusu.  Bu perspektif içerisinde hangisi ihlal, neden ihlal, buna karşı ne yapılabilir noktasında söz söyleme konusunda çok bir sıkıntımız olmuyor. Bunun tehdidi yok mu tabi ki var. İHD’nin pek çok üyesi ve yöneticisi, pek çok şube başkanı OHAL döneminde gözaltına alındı, tutuklanan ve halen tutuklu yöneticilerimiz var. Ya da pek çoğu aranır hale getirildi. Özellikle bölge şubelerimizin pek çoğu çalışamaz hale getirilmiş durumda. Çünkü oraya yönetici olan herkes mutlaka bir şekilde kovuşturmaya uğruyor. Tutuklanmıyorsa bile aranır hale getiriliyor.

Ama hukukçular açısından daha farklı bir durum var. Örneğin avukatlar; gözaltına alınan birini savunacaksanız ya da mahkemede tutuklu birinin tahliyesini isteyecekseniz, onun eylemin suç oluşturmadığını ifade edeceksiniz, ya da uygun ceza maddelerinin uygulanmasını isteyeceksiniz. Şimdi olmayan bir yasa üzerinden bunu nasıl yapabilirsiniz? 

Hakimler ve savcılar üzerinden bakıldığında ise çok başka bir tablo var. Biliyorsunuz ki Türkiye’de ki hâkim ve savcı sayısının neredeyse üçte biri ihraç edildi. Aslında bütün bu işten atmalar, davalar, suçlamalardan kasıt herkesi sindirmek, biat ettirmek. Biz bunun farkındayız Nitekim adliyelerdeki hakimler, savcılar ki bizim birebir görüştüğümüz kimileri, resmi olarak söylemeseler de sohbet söylemlerinde diyorlar ki “bizden hukuku uygulamamızı beklemeyin. Çünkü biz önümüze gelen olayla ilgili talimatın dışında yani iktidarın ön gördüğünün dışında bir karar verirsek korkuyoruz bizde herhangi bir örgütün üyesi olmakla suçlanırız diye. Dolayısıyla da delil var mı yok mu bakmıyoruz çoğu kere, verilebilecek en ağır cezayı veriyoruz. Bunu şahsi güvenliğimiz açısından daha kabul edilebilir görüyoruz” diyorlar.

iktidarın o intikamcı baskı aygıtı gibi iş görenleri de var tabi bunların arasından ama bunlar çok büyük bir kesim olarak nitelendirilemez. Burada daha çok mesleğini itibarını kaybetmekle tehdit edilen hakimler ve savcılar var. Onları koruyabilmek için insanlık onurlarından vazgeçiyorlar ve devlet ne istiyorsa onun birkaç mislini yapıyorlar. Dolayısıyla adalet sisteminde ya da adliye işleyişinde hakimler ve savcıları artık bir kenara koyduk yani onlardan hukuk beklemenin neredeyse imkânsız olduğu bir süreç.

Biz hem avukatlar hem insan hakları savunucuları olarak toplumda direnç noktaları arıyoruz aslında. Hakimler, savcılar bir direnç gösteremez bunu anladık artık. Avukatlar gösteriyor. Bu sisteme dahil olan pek çok avukat var ama ciddi oranda devletin bu politikalarını boşa düşüren bir avukat grubu da var; bütün baskıya rağmen halen çalışmaya devam eden, bütün hukuksuzluğa rağmen hakkı hukuku savunan. Bugün çok iyi bir mücadele sürdürdüklerini görüyoruz. Sadece kendi aralarında değil toplumsal sorunlar, adaletsizlikler karşısında da iyi bir dayanışma gösteriyor avukatlar. Bu sebeple de sanıyorum, avukatlara yönelik saldırılar bu kadar yoğunlaştı. Şimdi avukatlar da gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor çok rahatlıkla. Hatta en son Özlem Gümüştaş ve Sezin Uçar’ın da gözaltında olduğu soruşturmada bir arama yakalama kararı vardı, Sulh ceza hakimliğince verilmiş bu kararda diyor ki; suç delillerine ulaşabilmek için arama ve yakalama yapılsın. Suç ne? Çünkü hukuku senin istemediğin bir tarzda yapıyor diye onu suçluyorsun, suç delilleri elde etmek içinde ya onu yakalayıp zorla konuşturman işkence yapman lazım ya da evini arayıp ola ki bir şey bulur muyum diye etrafı karıştıracaksın. Bu arkadaşların sürecinde durum şu; bir suç unsuru bulamadılar ama yine tutukladılar. Avukatlık faaliyetleri de suç olarak gösterildi ve tutuklamaya gerekçe yapıldı.  

Son süreçte Gazi katliamı anmasına katılmak, 17-31 Mayıs kayıplar haftasında mezar anmalarına katılmak bile suç olarak gösteriliyor. O gün orada savcıya da bizzat söyledim. Dedim ki: bunlara suç diyorsunuz ama bunlar İHD’nin de zaman zaman gözlemcisi ya da çağrıcısı, katılımcısı ya da  örgütleyicisi olduğu etkinliklerdir. Bunlar; gözaltında kayıp gibi Gazi katliamı gibi insanlığa karşı suçlar karşısında toplumun gösterdiği tepkinin ürünü eylemler. İnsanlığa karşı suçlar karşısında tepki vermek değil susmak suçtur. Bu anmaları suç olarak tarif edemezsiniz.

İktidar bugün baskıyı olabildiğince yayarak ve olabildiğince bütün muhalif hareketleri suç konusu ederek toplumu sindirmeye çalışıyor.

H.G.: Toplumsal muhalefetten yana tavır koyan, hukuk alanında sesi soluğu olan demokrat avukatlara karşı son aylarda özelde bir baskı ve tutuklama saldırısı var. Ayrıca hak gasplarının en çok olduğu alanlardan biri de hapishaneler. Bunlara dair de fikirlerinizi alabilir miyiz?

YOLERİ: Öncelikle şunu söyleyeyim; KHK’ların OHAL’in amacıyla sınırlı olarak çıkartılması ve OHAL süresince geçerli düzenlemeler içermesi gerekiyor. Oysa bugün konuşulan bütün KHK’lar hem toplumsal yaşamın neredeyse her alanına müdahale ediyor hem de kalıcı düzenlemeler içeriyor. Bu anlamda KHK’ların anayasa ve yasaları ihlal ettiği aşikar. Hukuksuzluksa genel bir tabloya dönüşmüş halde, toplumun tamamını kapsayan bir hukuksuzluk söz konusu. Hem adliyeler hem hapishaneler üzerinden karşılaştığımız durum da bu.

Hukuksuzluk demek keyfiyet demek aslında. Hukuk yoksa orada o güce kim sahipse onun keyfi geçerli demektir. 

15 Temmuz sonrasında darbe girişimi ve FETÖ ile ilişkilendirilenlere çok yoğun işkence uygulandığını hepimiz iyi biliyoruz. İnsanlık dışı bir tablo ortaya çıkmıştı. OHAL ilan edilmeden bir gün önce hapishaneye gitmiştik, ziyaretimizin sebebi müvekkillerimizden gelen mesajlardı. Burada birilerine yoğun işkence yapılıyor diyorlardı. Biliyoruz ki; bir yerde işkence varsa bu yayılacak demektir. Bugün darbeci diyerek aldıklarına işkence edip iç çamaşırıyla hakim karşısına çıkarıyorsa, yarın bunun daha kötüsünü asıl düşman bildiklerine yapacaklar; Solculara, devrimcilere, sisteme muhalif olan herkese… Öylede oldu zaten işkence sınırlanmadı hatta  yaygınlaştı.

Hapishanelerde sadece mahpuslara değil avukatlara ve ziyaretçilere de düşmanca muamele edildiğine tanık oluyoruz sık sık. Ortada hiç sebep yokken bile düşmanca tutumlarla karşılaşmak neredeyse olağan sayılıyor.  Moral bozmak, insanların hapishaneye gelmesini engellemek ve mahpusu yalnızlaştırmak istiyorlar bu açık.

Örneğin 15 Temmuz’un sorumlusu olarak tutuklananların avukatları da baskı gördü. Ne avukatlar ne de müvekkilleri bu baskıyı tanımıyorlardı, devletin bu yüzünü kendi üzerlerinde hiç görmemişlerdi ve şaşkınlardı.

Oysa biz avukatlık yaparken de insan hakları savunuculuğu yaparken de bu tehditlere “alıştık” diyebiliriz. Hoş görmüyoruz ama bunların olabileceğini biliyoruz. Hatırlarsanız 15 temmuz sonrasında tutuklananlar avukat bulamadılar. İşkence ve gözaltında kayıp şikayetleri çok yoğundu ve biz İHD olarak pek çok kişiye hukuki yönlendirme ve insan haklarının korunması açısından üzerimize düşeni yaptık. Başak şehirlerden bile telefonla ya da e posta ile yardım talepleri oldu ve biz bunlara yanıt verdik olabildiğince.

Toplumun tamamına yaygınlaşmış bir baskı politikasından bahsediyoruz. Ama toplum bu baskıya karşı buluşamıyor maalesef. Ergenekon davası sırasında yaşananlarla paralellikler var mesela. O zaman da pek çok mağduriyetler yaşanmıştı. Ne onların avukatlarıyla bir araya gelebildik biz ne de oradaki yargılananlar “bizim sorunlarımıza sahip çıkın” diyerek bize yöneldiler. Bir tek Kuddisi Okkır örneği hariç. Şimdi bu FETÖ davalarıyla ilgili de böyle bir şeyle karşı karşıyayız. Orada da hala bir devletçi refleks ya da muhafazakâr koruma diyebileceğimiz tutum hakim. Bu onların gördüğü işkenceyi ya da yaşadıkları hukuksuzlukları ortadan kaldırır, görünmez kılar mı? En azından biz bunları görüyoruz.

Evet büyük hukuksuzluklar, büyük bir adalet problemi ve işkence var. Ama her dönemde olduğu gibi su çalkalanır durulur ama devlet asıl düşman bildiklerinin tepesine çöker. Bunu yaşaya yaşaya, tekrar ede ede ezber ettik. Bugün gözaltında olan IŞİD’ciler dahi, Bylock kullandığı için gözaltına alınanlar dahi, cezaevinde FETÖ’cü diye tutuklu olanlar dahi bir koruma altındalar. Onlara daha yumuşak davranılıyor, artık o işkence uygulamasından bir anlamda vazgeçildi. Ama aynı mekanda toplumsal muhalefetin sol, devrimci, Kürt kesimine dönük, yani insan hakları, özgürlük, demokrasi diyen ve bunu herkes için isteyen, insanın hakkını da savunan, emeğin hakkını da savunan, sistemi de sorgulayan kesimi yine düşman olarak görülüyor ve yoğun tehdit altında tutuluyor.

 Mesela ; bugüne kadar hiçbir avukat FETÖ davasına baktı diye FETÖ’cülükle suçlanmadı. Oysa  sosyalistlerin, solcuların, Kürtlerin  avukatları o davalara baktıkları için, yani hangi davaya bakıyorsa o örgütün üyesi olmakla suçlanıyor.

 Devlet; Ergenekoncularla uzlaştı, FETÖ’cülerle de uzlaşacak ama biliyor ki sosyalistlerle, insan hakları savunucularıyla uzlaşamayacak, biliyor ki bu kesimin avukatlığını yapan insanlarla uzlaşamayacak çünkü onlar devlet kaynaklı hak ihlallerine de hukuksuzluklara da her koşulda karşı çıkacaklar. Yani devleti değil insanı, insani değerleri önceleyecekler, toplumun-halkın sahip olduğu değerleri önceleyecekler ve bu konuda saflar net. Avukatlarımızın tutuklanmasının en başında gelen sebeplerden biri de bu.

 Devlet hak ihlalleri yaratan bir mekanizma, bu benim tarifim değil bu evrensel bir tarif. Türkiye Cumhuriyeti devleti en iyi örneklerinden bir tanesi. E peki ne olacak? Devlet zaten böyle bir devlet, insan hakları savunucuları da yaptıkları ile her şeyi çözemiyor, ne olacak o zaman? Mücadeleden vaz mı geçeceğiz?  Tabi ki hayır.  Artık Türkiye’de insan hakları mücadelesi zemini oluştu ve bu zemin geri adım atmıyor. Çünkü yaptığının önemli olduğunu düşünüyor. Bir çentik açmak bile önemli. Yaşam hakkı ihlaline varan, insanın hem fiziksel hem manevi varlığını hedef almış bir ihlaller silsilesinden bahsediyoruz. Yani çok basit, göz ardı edilebilecek sineye çekilebilecek şeylerden söz etmiyoruz. Biz Türkiye’de yaşadığımız olayları önümüze koyduğumuz zaman gördüğümüz manzara bu. Bir insanın ölmesi-yaşaması noktasında durumu değiştirebiliyorsanız, çok şey yapıyorsunuz demektir. Örneğin gözaltında kaybedilmeye çalışılan birisini -ki 15 Temmuz sonrasında yaşadık- sağ bulabiliyorsunuz.  Örneğin M. K, gözaltında işkence gördü iddiasını burada gündeme getirdik aynı gün mahkemeye sevk edildi.  Oysa daha beş gün tutacağız demişti polis. Cezaevinde işkencenin sürdüğünü öğrendik gittiğimiz gün sevk ettiler ve İzmir’e kaçırdılar. Yani rahatsız edebiliyoruz hak ihlali yapanları, bazı şeyleri durdurabiliyoruz, her şey bir tarafa tarihe not düşüyoruz. Yani bu ülkede işkence var, kim, nerede, nasıl yapıyor hepsini tarihe not düşüyoruz. 

Avukatlar da insan hakları savunucuları gibi, var olanla olması gerekeni harmanlayarak yapıyor işini. Mahkeme var, yasa yok hukuk yok ama avukatlar orada evrensel hukuk ilkeleri ve de yürürlükteki hukuk üzerinden savunma yapıyor avukat. Hukuksuzluğu tespit etme, teşhir etme, duyurma ve buna karşı hareketlerin oluşması açısından önemli bir işlev görüyor. Hiçbir şey yapamadığında bile çok şey yapıyor ve dayanışıyor ayrıca.

İnsanlık tarihine not düşmekten söz ediyoruz.  “sonuç alamayacağımızı bildiğimiz” pek çok durumda o dilekçeleri yazıp o dosyalara koymakla hafıza oluşturuyoruz aslında. O dosyalar bir gün çıkacak ortaya ve orada neler olduğu, kimlerin neler yaptığını biz ya da bizden sonraki insanlar görecekler. Örneğin Cumartesi Anneleri eyleminde, her kaybın hikayesi anlatılırken onun sorumluları da tek tek söyleniyor. Cumhurbaşkanı kimdi, başbakan kimdi, içişleri bakanı kimdi, vali kimdi, adalet bakanı kimdi, emniyet müdürü kimdi, orada bir karakol varsa onun komutanı kimdi. Bütün bunların isimleri tek tek isim isim söyleniyor. Bundan 30 sene önce adam bir suç işlemiş, yargılanmamış, ceza almamış ama ismini de suçlu listesinden çıkartamamış.

Tek tip elbise insanların kişiliklerini yok etmek üzerine kurgulanmış bir uygulama aslında

Şimdi bu cezaevleri meselesine gelirsek. Cezaevlerinde yoğunlaşan bir baskı politikası var. Bu baskının giderek yaygınlaştığını ve yoğunlaştığını görüyoruz. Yaygınlaştı çünkü tüm ülke cezaevlerinde neredeyse. Aynı zamanda da şiddeti giderek artan bir baskı sürecinden geçiyoruz. İlk çıkan KHK ile biliyorsunuz görüş hakları kısıtlandı, yayın hakları kısıtlandı, haberleşme hakları kısıtlandı, disiplin cezaları arttırıldı. Özellikle adalete erişim kısıtlandı. En son tartıştığımız şey ise tek tip elbise uygulaması. Hapishanelerde tek tip elbise uygulamasının ne demek olduğunu biliyoruz.

 Tek tip elbiseyle hapishanelerdeki  baskıya işkenceye resmen tüy dikmiş oldular. Biz buna ilişkin İHD olarak hemen refleks gösterdik, çünkü, tek tip elbise bir işkence yöntemidir ve de  daha ağır işkencelerin zeminini oluşturur. İntikamcı bir söylemle gündeme getirilmesi ise bu endişelerimizin ve tespitlerimizin haklı olduğunu gösteriyor.

Tek tip elbise insanların kişiliklerini yok etmek üzerine kurgulanmış bir uygulama aslında. Yani onların yalnızca dışını değil içini de tek tipleştirmeye dönük bir uygulama. Açıklama şöyleydi; FETÖ’cüler bir renk giyecek diğerleri başka bir renk giyecek. Tek tip elbise aslında bir çeşit yafta ve bu yaftanın iki yüzü var. Bir; sizin nereye ait olduğunuza ilişkin bir yafta, iki; sizin suçlu olduğunuza ilişkin bir yafta. Tek tip elbise masumiyeti ortadan kaldıran bir uygulama, yani sizin henüz mahkeme kararı olmaksızın suçlu ilan eden bir uygulama. Bu yüzden masumiyet karinesinin ihlali olması açısından da çok önemli sakıncaları var. Bu sebeple sadece bir elbise olarak değerlendirilemez 

Bugün iktidarın genel politikalarına bakarsanız, her yerde karışıklık yaratma hedefine kilitlenmiş durumda. Örneğin kadın cinayetlerini engellemiyor. Örneğin emekçilerin haklarına ilişkin, insanların işten atılması, emekçilerin belli bir ücret politikası ya da iş güvenliği meselelerinde yol alamıyoruz. İnsan hakları ihlallerinin ve işkencenin ulaştığı boyut açısından da bu böyle. Cezaevlerinin de özellikle muhalefet açısından çok önemli mekanlar olduğunu biliyor devlet ve orada bir kargaşa yaşanmasının topluma yansımasını da hesap ediyor. Yani oradan topluma korku ve sinme etkisinin bulaşmasını hesap ediyorlar. Sadece cezaevindeki değil ama orada uyguladığı baskıyla dışardakileri de korkutan, tehdit eden bir süreci hedefliyor ki bunda kısmen başarı sağladığı göz ardı edilemez.

Mesela bir yerde bir kadın şiddet gördüğünde; gece 2’de sokakta şiddet gördüyse ve bu kısmı ön plana çıkartıldıysa bütün kadınlar “aman biz daha erken evde olalım” diyor. Eteği kısa diye şiddet gördüyse “aman dikkat edeyim ben kısa etek giymeyeyim” demeye başlıyor. Cezaevlerinde ve gözaltına işkence arttığı oranda insanlar “ben gözaltına alınmayayım ya da tutuklanmayayım” diye tedbir almaya başlıyor. Kamudan ihraçlarda da bu söz konusu, herkes korkuyor bir gerekçe bulurlar da beni de işimden atarlar diye. Bütün ihraçlarda insanlara “FETÖ’yle ilişkilendirildin” deniyor, ne sebeple? Hangi delil? Hangi karar? Hiçbirisi yok. 4000 tane kurum kapatıldı, düşünsenize. Hangi sebeple, FETÖ. Peki kim karar verdi buna? Elinde hangi delil ya da hangi mahkeme kararı var? Hukukun temel ilkeleri bile o kadar ihlal ediliyor ki, anayasa yok yasa yok, hukuk yok, şöyle söyleyeyim; bugün Türkiye’de aslında devlet yok. Bu manzaranın içinden devlet çıkartamazsınız. Meclis çalışmıyorsa, anayasayı tanımam diyen bir cumhurbaşkanınız varsa, KHK’lar ile bütün yasaları değiştirebiliyor ve bütün yaşamı kontrol altında tutabiliyorsanız, o zaman ortada devlet yok. Çünkü devlet dediğiniz şeyin toplumla ve bireyle belirli, tarafların bildiği bir hukukunun olması lazım. Bu hukuk üzerine kuruludur devlet. Bu devlette hukuk yok adalet yok o yok bu yok diye geziniyoruz ama aslına bakarsanız devlet yok.

Bu yüzden bugün birisinin ağzından çıkan emir telakki ediliyor. Akşamdan sabaha politika değişiyor. Akşamdan sabaha uluslararası ilişkilerimiz değişiyor. Bütün bunlar devleti değil kaosu işaret ediyor. Sanırım burada bir özeleştiri cümlesi kurmak lazım ya da bazı sorular sormalı. Bu toplumun önemli bir muhalif damarı da var diyeceksek hele, nerede bu muhalifler ya da neden olmayan bir hukukun içine sıkışmış durumda? Devlet bu derece zayıfken toplumsal muhalefetin de aynı derecede zayıf olması, tartışılması gereken bir şey bence.

H.G.: Bu hukuksuzluğun hâkim olduğu bir alanda barolar birliğinin tavrı. İstisnalar, bazı meseleler hariç esasta hukuk alanına dönük, savunmaya dönük, toplumsal muhalefetin yanında yer alanlara karşı bir vurdumduymazlık ve tavırsızlık söz konusu. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

YOLERİ: Bu meslek odaları –baro da bunlardan bir tanesi-  yarı resmi kurumlar olarak tarif edilebilir.  Bunların bir ayakları hep devletin, bürokrasinin içinde oluyor. Bu durum siyasi iktidarla değişik düzeyde bağlantılar demek. Bu da kurumun politikasına iktidarın etki etmesine imkan tanıyor bir anlamda. Güçlü bir yönetim belki bu etkiyi en aza indirebilir ama bu baskı ortamında dik durabilenleri bulabilmek zor. Hukuksuzluğun ve adaletsizliğin tavan yaptığı bu gün Barolar hukuk örgütleri olarak en etkili refleksi göstermesi gereken örgütlerden biri  denilebilir. Ayrıca güya Tayyip Erdoğan’la da zıtlaşmış, daha Atatürkçü, cumhuriyetçiyim diyen bir örgütten sırf devleti korumak adına bile olsa refleks göstermesi beklenirdi ama  o refleksi bile göstermiyor. Bunu sadece insan haklarını korusunlar, geliştirsinler üzerinden söylemiyorum ama hiç değilse devleti koruma refleksiyle bunu yapabilirlerdi. Hiç değilse o devletin anayasasını, yasalarını, hukukunu korumak refleksiyle bile olsa, yani sırf bu sebeple bile olsa barolar birliğinin, baroların hareket halinde olması gerekirdi. Maalesef durum ortada.