21 Ocak 2018

Feodal toplum’da kadın üretim ilişkileri, üretim araçları ve sınıflar-2

Ekim Devrim’inin 100.yılında Kadın Mücadelesinin Özgünlüğü ve Zorunluluğu!

Emperyalizm ile birlikte kadının toplumsal üretime katılım oranının artması, evdeki erkeğin kadın üzerindeki denetiminin azalması, geleneksel cinsiyet rollerinde esasta olmasa da çatlakların oluşması, bilinç ve sorgulamasının artması ve en nihayetinde kadının özgürlük sorununun toplumsal bir karaktere bürünmesine yol açar. Ve bu da kadının cinsel, sosyal, sınıfsal kurtuluş mücadelesinin içinde güçlü bir özne olarak yer almasının önünü açar. Ancak yine de bu durum kadının kurtuluşu için tek başına yeterli olmamaktadır. Sınıflı toplum itibariyle erkek egemen ideolojinin her toplumsal sitemde yaslandığı kendini yeniden ürettiği bir gerçeklikte, kadının gerçek toplumsal kurtuluşu, onun özgün mücadelesini kapitalist sömürü sistemine karşı sınıfsal kurtuluş mücadelesiyle birleştirmesiyle olacaktır

Avrupa Demokratik Kadın Hareketi(ADKH)’nin 30 Eylül-1 Ekim 2017 tarihinde Almanya’da gerçekleştirmiş olduğu 10.Kurultayına sunulan ‘’ Ekim Devrimi’nin 100.yılında kadın mücadelesinin özgünlüğü ve zorunluluğu! Ya barbarlık ya sosyalizm’’ ana başlıklı kapsamlı belgeyi öneminden dolayı alt başlıklar halinde okurlarımızla paylaşıyoruz

HABER MERKEZİ(09.12.2017)-Feodal toplumda feodal beyler ve köylüler olmak üzere iki temel sınıf mevcuttur. Feodal beylerin üzerinde ise devlet yönetimini elinde bulunduran soylular olarak senyörler ile büyük topraklara ve köylülüğe sahip olan dini güç olarak ruhban sınıfı vardır. Yerinde üretim ve tüketimi esas alan dışa kapalı doğal bir ekonomiye dayanan feodal toplumda sömürü başlarda, üreticinin haftanın belli bir bölümü kendi üretim aletleri ve hayvanlarıyla sadece kendi ihtiyacı kadar (karın tokluğu), diğer günlerde ise, feodal bey için karşılıksız olarak, denetim altında çalışmasının ifadesi olan emek rant (angarya rant) biçiminde gerçekleşmekteydi. Bu sömürü biçimi, ilerleyen dönemlerde, yasalarca devam etse de denetimin görece azaldığı ve üretimin ev ekonomisi şeklinde gerçekleştiği aynı rant (ürün rant) biçimine, aynı rant ise, toprağın ve aletlerin, elinde bulunduranın mülkiyetine geçtiği ve feodal beye verilen ürünün yerini paranın aldığı para ranta dönüşür. Sömürü biçiminin, bu değişimler sonucunda toprağın belli aylarda köylüye kiralanmasına dönüşmesiyle birlikte köylülerin feodal beye bağımlılıklarından kurtulmalarının yolu açılmış olur. Diğer yandan zanaatçıların, feodal beylerin izniyle ürün fazlalarını belli merkezlerde satmak üzere pazar alanlarında toplanmaları kapalı ekonomide gedik açarak şehirleşmenin temelini oluştururken, zamanla belli bir güç oluşturmaya başlamaları onları, feodal beylerin baskısından kurtulmak ve kendi aralarında dayanışmak üzere, esnaf loncalarını örgütlemeye götürür. Zanaatçıların ürünlerini farklı köylerde satmak üzere dolaşan ve şehirleşmenin temelini oluşturan ikinci öğe olan tüccarlar da aynı şekilde tüccar loncalarını oluştururlar.  Köleci topluma göre daha iyi bir gelişim dinamiğine sahip olan feodal toplumda, tarım alanında ve zanaatçılıkta teknik anlamdaki ilerlemelerle birlikte üretim aletlerinin ve üretimin gelişmesine paralel nüfusun şehirlerde toplanması ve tefeciliğin doğuşu sonucunda, feodalizmin bu gelişimi kısıtlayan kurumlarının yetersizliği, üretici güçlerin üretim tarzına dair yeni yasaları ve kurumları zorlamalarına götürür. 

 Feodal Toplumda Kadının Durumu

 Feodal dönemde kadının durumu ve statüsü, üretimdeki rolüne göre hangi sınıfa ait olduğuna bağlı olarak farklılıklar göstermekteydi. Feodal  egemenlik ilişkilerin belirleyiciliğindeki feodal düzende en temel üretim birimi olan ailede, adeta bir çocuk doğurma makinesi olarak üretimde ve savaşta ihtiyaç duyulan insanlardan (tercihen erkek) sorumlu olarak görülen, hem feodal bey hem de ailesindeki erkek olmak üzere iki efendisi olan köylü yoksul kadın, erkeğin idaresindeki evde ve tarlada üretime katılarak toplumsal düzenin devamının ekonomik, siyasal ve askeri sağlayıcısı konumundadır. Öyle ki doğurganlık özelliğini yitirmesiyle erkeğin kontrolünde olma özelliğini yitiren ve ebelik, hasta ve çocuk bakımı gibi konularda sahip oldukları bilgiler dolayısıyla diğer kadınlara göre daha etkili olmaları bakımından mevcut erkek egemen iktidar yapısına tehdit oluşturan yaşlı ve dul kadınlara karşı gerçekleştirilen “cadı avı” olarak bilinen kitlesel kadın katliamları bu durumun en iyi göstergesidir. Egemen sınıfa mensup kadınlarda ise, eğitim görme imkânları ve hastabakıcılık gibi işler yapabilmeleri, eşlerinin ünvan, statü ve mülkiyetinin mirasçısı olabilmeleri gibi bir dizi farklılıklar mevcuttur. Ancak bunların dışında en temel insani hakları konusunda yoksul köylü kadından bir farkları yoktur. Köylü erkek nasıl ki eşi ve çocukları üzerinde uyguladığı zor yoluyla efendileşiyorsa, feodal bey ya da soylu erkek de ünvanlar verdiği eşine ya da ailesindeki kadına aynı baskıyı ve tahakkümü uyguluyordu. 

Feodal dönemde kadının durumuna dair olumlu birkaç örnek kadının ekonomik ve toplumsal statüsündeki geri konuma rağmen, özel mülkiyet karşısında hâla devam eden ortak mülkiyet biçimindeki köy komününde komünün refahı erkeğin olduğu kadar kadının da ellerindeydi. Bu yüzden kadının komünde üretime katılması ona bir saygınlık vermekte ve çoğu zaman komün sorunlarının tartışıldığı toplantılara da katılabilmekteydi. İlerde iki karşıt sınıf olacak olan burjuvazi ve proletaryanın doğacağı kentlerde, zanaatçıların atölyelerini ayakta tutabilmeleri açısından ailenin bütün fertlerinin üretime her türlü katkısı önem arz etmekteydi. Bu yüzden kentte tüccarlara rağmen zanaatçıların ailelerindeki kadınların üretimdeki katkıları dolayısıyla konumları, diğer kadınlara göre daha ileri bir durumdaydı. Bu durum ilerleyen dönemlerde kadın zanaatçıların da doğuşunu tetikler. Özellikle 12. ve 14 yy.larda ve zanaatçılığın yükselişe geçtiği 15. ve 16. yy’larda İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde birçok kentte kadın emeği zanaatçılıkta giderek önem taşımaya başlar. Gelişmeye başlayan zanaatçılıkla birlikte kadın ve erkeğin eşit değerler üretmesi, feodal dönemin kadın üzerindeki zora dayalı ahlaki değer yargılarını törpülemeye başla da, ekonomideki ve toplumsal yaşamdaki ikincil konum açısından bir değişiklik olmamıştır. Yine ortaçağın sonlarına doğru feodal beylerin keyfi uygulamalarına karşı direnişle başlayan köylü savaşları sürecinde kadınların etkin rol oynadığı bilinmektedir. Zorla evlendirmelerden ve erkek şiddetinden kaçan ya da ceza verilerek kapatılan kadınlar için manastırlar, doğa bilimsel ve felsefe gibi çeşitli alanlarda eğitim görmesi konusunda olanak tanıyan bilim yuvalarına dönüşmüşlerdir.

 Kapitalist Toplum’da Kadın

Feodal ekonominin ileri noktaya ulaşması, üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel teşkil etmeye başlar ve daha ileri bir üretim ilişkisi biçiminin oluşmasını zorunlu kılar. Üretim araçlarının gelişimi ve makineleşme ile birlikte metaların üretimi yavaş yavaş fabrikalara kayarken, 18.yy’da sanayi devrimiyle birlikte meta üretimi yaygın ve yoğun hale gelir. Bu durum kadının ekonomik ve toplumsal yaşamdaki konumunu da yeniden şekillendirmeye başlar. Teknolojik ilerlemeler sonucunda eskisi gibi kas gücüne ihtiyaç duyulmayan makineler ve iş konularının çeşitlenmesi, kadınların emeğini metalaştırıp kapitalizmin hizmetine sunarak kadının da toplumsal üretime katılmasını sağlarken, kadının erkek ile olan eşitsizliğinin toplumsal alana taşınmasını beraberinde getirir ve onu yeni sorun ve olanaklarla karşılaştırır. Üretimin bireysel niteliğini yitirerek toplumsal niteliğe bürünmesi ile kadının üretime katılması aile içi yaşantıda değişiklikler yaratsa da, kapitalizm kadının esas yeri olan aileyi ayakta tutmak için elinden geleni yapar. Üretime katılsa da aile içindeki görevlerden sorumlu yine kadındır ve ev içindeki emeği onun doğal görevi olarak görüldüğünden değersizleşir ve toplumsal üretime katılımı halinde emek gücü karşılığında aldığı ücret de bu eksende düşer. Kadının toplumsal üretime ve yaşama katılmasıyla beraber kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik ve alt yapıdan üst yapıya toplumsal cinsiyet rolleri giderek derinleşmeye başlar. Evdeki ikinci konum toplumsal üretimde cinsel ayrımcılık halini alarak kadının emek gücünün erkek karşısında değersizleşmesine neden olur. (eşit işe eşit ücret hakkının engellenmesi, kayıt dışı çalıştırılma, cinsiyet ayrımcılığına dayalı mesleklerin gelişmesi, kalifiye emek gücü, deneyim ve uzmanlık gerektiren işerde erkeklerin; tali, yardımcı ve tamamlayıcı işlerde kadınların çalıştırılması, kadın ve çocuk bedeninin metalaştırılarak pazara sunulması vb.) 

Emperyalizm ile birlikte kadının toplumsal üretime katılım oranının artması, evdeki erkeğin kadın üzerindeki denetiminin azalması, geleneksel cinsiyet rollerinde esasta olmasa da çatlakların oluşması, bilinç ve sorgulamasının artması ve en nihayetinde kadının özgürlük sorununun toplumsal bir karaktere bürünmesine yol açar. Ve bu da kadının cinsel, sosyal, sınıfsal kurtuluş mücadelesinin içinde güçlü bir özne olarak yer almasının önünü açar. Ancak yine de bu durum kadının kurtuluşu için tek başına yeterli olmamaktadır. Sınıflı toplum itibariyle erkek egemen ideolojinin her toplumsal sitemde yaslandığı kendini yeniden ürettiği bir gerçeklikte, kadının gerçek toplumsal kurtuluşu, onun özgün mücadelesini kapitalist sömürü sistemine karşı sınıfsal kurtuluş mücadelesiyle birleştirmesiyle olacaktır.

 Sosyalizmde Kadın

Toplumlar tarihinin gelişim seyrine baktığımızda, nasıl ki köleci toplumun kökeni ilkel komünal toplumda; feodal toplumun kökeni köleci toplumda; kapitalist toplumun kökeni de feodal toplumda ise sosyalist toplum da kapitalist toplumun bir ürünü olmaktadır.

İnsanın insan tarafından sömürülmesinin temelinde üretim araçlarına bir grup, azınlıktaki kişilerin sahip olması yattığından, sosyalist üretim ilişkileri yeni bir mülkiyet biçimine dayanır: Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti. Böylece sosyalist mülkiyet insanın insan tarafından sömürülmesini dıştalayarak toplumun bütün üyelerinin, üretim araçlarına göre eşit bir ilişkisinde anlam bulur. Aynı zamanda sosyalizmi tanımlarken sınıfların, devletin ve insan-insan, insan-doğa sömürüsünün ortadan kalkacağı ve “Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesi kadar” ilkesinin geçerli olduğu Komünizmin ön evresi, ilk aşaması olduğunu da ifade edelim.

Üretim araçlarının toplumsallaştırılmasında toplum içerisindeki bölüşüm ilişkileri de ileri boyutlar kazanır. Yani sosyalizmde tüketim mallarının paylaşımı iki şekilde yapılmaktadır; büyük bir kısmı çalışmaya göre, kalan kısmı ise her toplum üyesinin çalışma katkısı ne olursa olsun, toplumsal tüketim fonları üzerinden dağıtılması. İlk paylaşımla bireyler yeteneklerini en iyi biçimde kullanmaya yöneltilirken; ikinci paylaşımla da bireylerin yeteneklerinin en yüksek düzeye çıkarılması amaçlanır. Sosyalist toplumda üretim, kâr için değil; halkın gereksinimleri için ve planlı olarak yapılır. Bu duruma, yani kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kaldırılmasına ilişkin Bebel “Kadın ve Sosyalizm” eserinde çok yalın bir dille şöyle açıklık getirir;

“İnsan doğasının derinliklerindeki gereksinimlerden biri, işini seçme özgürlüğü ve bunu değiştirme olanağıdır. En güzel yemek bile sürekli tekrarlandığında nasıl tiksinti verirse, her gün değirmen dolabı gibi kendini tekrarlayan bir iş de böyledir; tüketici ve güçten düşürücüdür. İnsan, yüksek bir coşku ve zevk olmaksızın, yalnızca zorunda olduğu kadarıyla, mekanik bir biçimde çalışır. Her insanın içinde, harekete geçirildiğinde en güzel etkileri üretmek için yalnızca uyandırılması ve geliştirilmesi gereken bir dizi yetenek ve güdü yatar. İnsan ancak o zaman tam bir insan olur. Sosyalist toplum bu değişiklik gereksinimini karşılamak için en iyi fırsatı sunacaktır. (…) Ama mevcut olan, yalnızca değişiklik gereksinimini karşılama olanağı değildir, toplumun amacı kendi doyumunu gerçekleştirmek olmalıdır, çünkü insanın uyumlu eğitimi bunun üzerinde yükselir.”(age. syf. 402-403) 

Kuşkusuz çok genel hatlarıyla tanımlamaya, bakmaya çalıştığımız sosyalist toplumda üretim ilişkileri böyleyken; bu ilişki içerisinde kadının durumuna da bakalım. Tıpkı diğer üretim biçimlerinde, toplumsal süreçlerde farklı biçimlerde olmak kaydıyla kadınlar nasıl yerlerini almışlarsa; sosyalist üretim biçimi içerisinde de yerlerini alır. Ancak bir farkla; üretim araçlarına sahip olanlarca sömürülmesi son bulmuş şekilde. Ve yaşam önünde tam eşitlik perspektifiyle yola çıkan bir anlayışın ürünü, yasalar önünde her alanda erkekle tam eşitliğe sahip olarak tarih sahnesinde yer alır. Sosyalizmin cinsiyetler arası ilişki hukukunu belirtirken özel mülkiyetten önce topluma egemen olan, genelde geçerli olan şeyin daha yüksek uygarlık aşamasında ve yeni toplumsal biçimler altında yeniden kuracağına dikkat çeken A. Bebel, gelecekte kadın”ı ise şöyle betimliyor; “Yeni toplumun kadını, sosyal ve ekonomik olarak tamamen bağımsızdır, artık hiçbir egemenlik ve sömürü altında değildir, erkeğin karşısında özgür ve eşittir. Eğitimi erkeğinkiyle eşittir, cinsiyet farklılığının ve kadının cinsel fonksiyonlarının gerektirdiği ayrımlar hariç; kadın doğal koşullar altında yaşayarak fiziksel ve düşünsel güçlerini ve becerilerini isteğe göre geliştirebilir ve kullanabilir(...) Az önce herhangi bir işte çalışan işçiyken, günün bir başka bölümünde eğitimci, öğretmen, bakıcıdır, günün üçüncü bölümünde herhangi bir sanatla veya bilimle uğraşır ve dördüncü bölümde herhangi bir yönetici işleve sahiptir. Kadın istediği gibi ve bulduğu fırsatlara göre incelemeler yapar, çalışır, hemcinsleriyle ya da erkeklerle sohbet eder ve eğlenir.”(Kadın ve sosyalizm syf: 471)

Bilimsel sosyalistlere ve kadın mücadelesine muazzam tecrübe ve deneyim birikimi bırakan 1917 Ekim Devrimi ve sonrası Sovyetler döneminin, üstelik ilk yıllarında, kadınlara ilişkin sunulan teorinin yasalarla güvence altına alınmış olması büyük bir başarı iken, kadının ve insanlığın gerçek kurtuluşu için bunun yeterli olmadığını vurgulamak isteriz. Zira Lenin de bu durumu devrim yıllarında büyük bir kararlılıkla şöyle izah edecektir; “Kapitalistlerin, tüccarların ya da toprak ağalarının olmadığı yerde, emekçiler iktidarının bu sömürücüler olmaksızın yeni bir hayatın yerleştiği yerde kadınla erkeğin kanun önünde eşitliği vardır. Ama bu yetersizdir. Kanun önünde eşitlik hayatta eşitlik değildir. Kadın işçinin erkek işçiyle eşitliği yalnızca kanun önünde değil, hayatta da kazanması gerektiğini söylemek istiyoruz. Bunun için kadın işçinin kamu işyerlerinin yönetimine ve devlet idaresine daha büyük ölçüde katılmaları gerekir. (…) Kadınlar için tam bir özgürlük elde edilemezse, proletarya tam bir kurtuluşa ulaşamayacaktır.” (Kadın ve Marksizm syf.176)

Şüphesiz ki üzerinden yükseldiği Çarlık Rusyası döneminde özelde kadınların genelde toplumun maruz kaldığı sömürü ve yaşamsal açıdan tarihsel koşullar düşünüldüğünde, 8 saatlik çalışma koşullarından, eşit işe eşit ücret ilkesinin hayata geçirilmesine; kadınların %87’sinin okuma yazma bilmediği bir durumdan hemen her yerde eğitimlerin sağlanmasından, ev içi işlerin kamulaştırılmasına; kürtajın yasal hale getirilmesinden çocukların bakımının toplumsallaştırılmasına kadar bilimden sanata yaşamın hemen her alanında kadınların SSCB’de sadece henüz ilk on yılda sahip olduğu yaşamsal hakların bırakalım fazlası, aynılarına bugünün “en ileri, modern, laik, gelişmiş” olarak atfedilen burjuva toplumlarında aradan koskoca 100 yıl geçmesine karşın sahip olduğu düşünülemez. Uzun tarihsel mücadeleler sonucu elbette kazanılmış haklar var, ancak tam anlamıyla aynı hakların varlığından bahsedemiyoruz. Tam olarak mümkün olacağını da düşünmüyoruz çünkü özel mülkiyet, sermayenin hâkimiyeti, miras, boşanma, evlilik vd. sebepler emperyalist-kapitalist sistemde kadınla erkeğin gerçekten eşitliğini imkânsız kılan sebeplerdir. Üretim-bölüşüm yani mülkiyet ilişkileri bağlamında maddi yaşamda eşitlikten bahsedilmediği takdirde hukukun eşitliği yaşadığımız yüzyıl gerçekliğinde yalnızca bir ikiyüzlülük olarak kalacaktır. Sosyalizm ise bu maddi zemini altüst edeceğinden, cinsiyet farkı gözetmeksizin ezilen halkın eşit çıkarlarını sağlayan çözümü bizlere sunmaktadır.

Hatalarımızdan ders çıkaralım, daha ileriyi inşa edelim

“Sosyalizmde kadının durumuna en somut ve ileri deneyimin olduğu SSCB’de yaşam bulan kuramsal çözümlere ve muazzam örneklere kadınların kurtuluş mücadelesini omuzlayanlar olarak hakkını vermeli ve sahip çıkmalıyız. Kadın hareketleri olarak bunu yaparken aynı zamanda bu deneyimlerdeki hata ve eksikliklerimizi de sahiplenmeli açık yüreklilikle ortaya koymalıyız. Yaşanan geriye dönüşlerde, savaş koşullarında Ekim Devrimi sonrası özellikle 1936-1944 kararnamelerinde kadınlara yönelik Sovyetlerdeki “özgün koşullar” ve “önlemler” olarak izah edilmeye çalışılsa da sosyalistler olarak mahkûm edilen-edilmesi gereken uygulamalar, objektif geri adımlar da olmuştur. Kürtajın yasaklanması, bağımsız kadın hareketi çalışmalarının hukuken kısıtlanması, boşanmaların zorlaştırılarak evliliğin ise “resmiyete” zorlanması, anneliğin kutsallaştırılarak doğurganlığın “annelik nişanı” ile ödüllendirilmesi olarak sıralanabilecek bir dizi geri uygulamalara gidilmiştir. Kuşkusuz ki bilimsel sosyalistler bu anlamda gerekli dersleri çıkarmak yolunda önemli adımlar atmışlardır.

Bu yüzden “her şey doğruydu ve mükemmeldi” yaklaşımıyla inkâr etmiyoruz. Böyle bir anlayış sergilemediğimiz gibi yanlış-hatalı pratiklerden yola çıkarak da sosyalist teoriyi-ideolojiyi-dünya görüşünü hiçe sayan “yanlışlayan”  bir toptancı anlayış da sergilemiyoruz. Kadınların kurtuluşu noktasında köklü, sürekli bir itiraz geliştiren ve bunu da içselleştiren bir pratiğin ancak öneminin altını çizmiştir bize Sovyet deneyimi. Bu anlamıyla doğru dersler çıkararak ne sınıf indirgemeci ne de sınıflar üstü bir yaklaşıma girmeden tarihimizden öğreniyoruz ve öğrenmeliyiz.