21 Ocak 2018

Soçi görüşmeleri, Suriye ve Ortadoğu denklemi üzerine!

“Üçlü zirve” olarak tanımlanan, ama dolaylı da olsa ABD ve Esad’ın da irade beyan ettiği Soçi görüşmelerinden çıkan bazı sonuçlar, Rusya ve İran’ın bölgede baskın güç olduğunu ortaya çıkarmıştır. Rusya, özellikle Erdoğan nazarında “TC”nin var olan itirazlarına karşın, belirli alanlarda ilişkiyi sürdürme tavrını sürdürerek, esas öngördüğü süreci, İran ve Esad üzerinden işletecektir. Yani ilk elden alınan verilere bakıldığı zaman, Rusya’nın, Viyana ve Cenevre görüşmelerinde ortaya koyduğu öneriler ekseninde Soçi görüşmeleri sonuçlanmıştır. ABD-Batı emperyalistleri ve “TC”, o dönem, “Esad’ın gitmesi” şartıyla bölge politikasını belirlerken, Rusya, “Suriye ve Esad’ın geleceğine Suriye halkı karar verir” anlayışı üzerinden tavır almış ve Soçi, somut planıyla bu iradeyi teyit etmiştir

HABER MERKEZİ(08.12.2017)-Suriye ve Ortadoğu’da, emperyalist ve bölgesel güçlerin, bölgede yaşanan çatışmalar ekseninde, kendi çıkarlarına göre bir biçim verme maksadıyla, Rusya garantörlüğünde, Türk ve İran hâkim güçleri arasında Soçi’de bir görüşme gerçekleştirildi. Görüşme gerçekleşmeden önce, Putin’in önce Beşar Esad’ı ağırlaması, ardından ABD başkanı Donald Trump başta olmak üzere, bazı bölge güçlerinin önderleriyle görüşmesi, Soçi’deki görüşmelerin, fiili katılımcı güçlerin ötesinde, bölgede kendi varlığını korumaya ve derinleştirmeye çalışan birçok gücün dolaylı olarak dahil olduğu anlamına gelmektedir. Suriye ve Ortadoğu’da süren çatışmaların -savaşın- aktörleri olan güçlerin, “siyasi bir çözüm” bulmak gündemiyle gerçekleştirdiği bu görüşme, özünde, emperyalist bloklar, bölgesel gerici güçler ve bu güçlerin bölgede (iradeleri dahilinde ya da iradeleri dışında) yaşanan gelişmelere göre, kendi çıkarlarını, siyasi-askeri güçleri oranında diplomasi masasına koydukları bir görüşme olmuştur. Özellikle Suriye’deki gelişmeler irdelendiğinde, Türk hâkim sınıfları ve ABD nin planları çökmüştür. Arap yarımadası ve Ortadoğu’da, eski statükoları bir domino taşı gibi yıkmayı planlayan ve çıkarlarının özgün tarihsel koşullarına tam uyum gösteren bir hakimiyet çizgisini oluşturmaya çalışan ABD, hatırlanacağı gibi, Suriye’de Esad rejimini yıkmayı hedeflemişti. Bunun için Türk hâkim güçlerinin de içinde bulunduğu koalisyon, özellikle Suriye sahasında ciddi inisiyatif kaybetmiştir. Tabi görüntü, somut güncellik anlamında, ABD ve kurduğu koalisyonun bölgede inisiyatif kaybetmesi biçiminde olsa da bugün fiili olarak Rusya’ya dayanarak bölge politikalarına alan açmaya çalışan “TC”nin bölge siyaseti de çökmüştür. Yaşanan gelişmeler akabinde, Soçi’de kurulan çakallar sofrası ve burdan çıkan sonuçlar, özellikle Türk hâkim sınıfları temsili AKP-Erdoğan diktatörlüğünün planları, “TC”- Rusya-İran başta olmak üzere, hem bölgede var olan güçler arasında yeni çatışmaları fitillemekte, hem de “TC”nin manevra alanını daraltmaktadır. Bu anlamıyla Soçi görüşmesi, “uzlaştık”, “anlaştık”, “Suriye’de siyasal çözüm kapılarını sonuna kadar açacağı” ortak deklarasyonuna karşın, derin çatışmaların su yüzüne çıktığı, katılımcı güçlerin arasındaki çıkar dalaşında, yeni boyutların gündeme geldiği bir görüşme olmuştur.

Her şeyden önce, bugün bölgede, emperyalist ve bölgesel gerici güçler arasında süren tüm diplomatik ilişkiler, sahadaki güçler dengesine göre tayin edilmektedir. Rusya ve ABD’nin başını çektiği emperyalist bloklar dahil, Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır, Esad rejimi, Irak vb. gibi bölgesel gerici diktatörlükler, başından beri farklı güçler ve politikalar üzerinden, bölgede kendi gerici siyasal-iktisadi çıkarlarını korumak-derinleştirmek istemişlerdir. Yani, bölgede süren savaşın aktörlerinin, ittifak-çatışma siyasetleri, stratejik ve konjektürel hesapları gereği dayandıkları bölgesel güçler, bölgedeki çatışmalı tablonun ifadesidir ve güçler dengesinde niteliksel bir değişim yaşanmadığı sürece, her hangi bir gücün siyasetine göre bu çatışmaları “uzlaştırmak” zordur.  Bundan dolayıdır ki, gerici güçlerin her “anlaştık” açıklamalarıyla başlayan süreç, yeni çatışmaları gündeme getirmektedir. 2-3-4 diye kodlanan Viyana - Cenevre ve Astana görüşmeleri ve bu görüşmeler akabinde yaşanan derin çatışmalar örneğinde görüldüğü gibi. Çünkü emperyalist ve bölgesel gerici güçlerin, stratejik-karmaşık çıkarları, karmaşık bölge gerçekliğiyle birleşerek, emperyalist siyaset ekseninde üretilen sürecin çatışmalarını daha da derinleştirmektedir. Bölgeyi kendi çıkarlarına göre dizayn etmek isteyen ve buna göre konum alan güçleri politik hattı ve üzerinden şekillenmeye çalıştığı bölgesel dengeler, bu anlamıyla, tıpkı gerici çıkarlar gibi çatışmalıdır. Suriye özgülünde, İŞİD ve Esad karşıtlığı üzerinden bölgedeki stratejilerini belirleyen güçler, İŞİD karşıtlığını Esad’ı desteklemekle ele alanlar, bölgedeki tarihsel fırsatlardan faydalanarak bir statü alan ve bunu siyasi-askeri bir güç olarak ortaya koyan Kürtlerin kazanımlarını tasfiye etmeyi Esad karşıtlığıyla birleştirerek, “muhalif güçler” adı altında İŞİD başta olmak üzere, Sünni-Arap milliyetçiliğini ideolojik dokusu olarak alan cihadçı güçleri destekleyenler, işgal ve bölgedeki diktatörlüklerin tarihsel-güncel vahşetlerine karşı, ulusal ve etnik olarak demokratik hakları ekseninde örgütlenip pozisyon alan güçler, ve bu güçlerin (özellikle Kürtler) bölgenin ele alınışında ötelenemeyecek reel durumları göz önüne alınarak emperyalist güçlerin geliştirdiği ilişkiler, sadece Suriye özgülündeki karmaşık durumu ifade etmemekte, aynı zamanda Ortadoğu’nun karmaşık sürecini ifade etmektedir. Emperyalist ve bölgesel gerici güçlerin böylesine karmaşık ilişkiler sürecine girdiği ve her bir gerici gücün kendi çıkarlarını farklı kesimler üzerinden inşa etmeye çalıştığı bir süreci, “uzlaştırmak”, gelişmelerin yönüne bakıldığında pek imkanlı görünmemektedir. Bu anlamıyla Soçi görüşmesi de, bir “çözümden” öte, gelişen sürece ve her gücün askeri-siyasal pazarlık gücüne göre, bölgesel dengelerin, siyasal-iktisadi gerici çıkarlara göre karşılıklı konumlandırma diplomasisidir. Sonucu, bölge halklarına, ezilen uluslara kan ve şiddettir.

Putin-Ruhani ve Erdoğan’ın çantasında farklı dosyalar var ama “anlaştık” diyorlar!

“Üçlü zirve” olarak tanımlanan, ama dolaylı da olsa ABD ve Esad’ın da irade beyan ettiği Soçi görüşmelerinden çıkan bazı sonuçlar, Rusya ve İran’ın bölgede baskın güç olduğunu ortaya çıkarmıştır. Rusya, özellikle Erdoğan nazarında “TC”nin var olan itirazlarına karşın, belirli alanlarda ilişkiyi sürdürme tavrını sürdürerek, esas öngördüğü süreci, İran ve Esad üzerinden işletecektir. Yani ilk elden alınan verilere bakıldığı zaman, Rusya’nın, Viyana ve Cenevre görüşmelerinde ortaya koyduğu öneriler ekseninde Soçi görüşmeleri sonuçlanmıştır. ABD-Batı emperyalistleri ve “TC”, o dönem, “Esad’ın gitmesi” şartıyla bölge politikasını belirlerken, Rusya, “Suriye ve Esad’ın geleceğine Suriye halkı karar verir” anlayışı üzerinden tavır almış ve Soçi, somut planıyla bu iradeyi teyit etmiştir. Ki, Soçi görüşmesi başlamadan önce Putin’in, PYD-YPG’yi, Soçi’de yapılacak “Suriye muhalefeti” toplantısına çağırması, toplantıdan bir gün önce Esad’ı Soçi’de basına verilen gösterişli görüntülerle ağırlaması, ABD başkanı Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Suudi Arabistan Kralı Selman ile telefon trafiği ile Suriye’ye ilişkin hamlelerini tartışması, Rusya’nın kendi açısından kararlaştırdığı Suriye sürecine dair belirleyici rolünü, özellikle “TC”ye karşı Soçi görüşmelerinde beyan etme maksatlıdır. “TC”nin, “Suriye muhalefet” toplantısına itiraz edip toplantının yapılmasını engellemesi sonrası Putin, PYD özgülünde Rojava Kürtleri konusundaki tutumunda, bu yaklaşımıyla Erdoğan’a karşı ısrarcı olması anlamına gelmektedir. Rusya her ne kadar bölgesel denklemlerde bugün “TC”yi karşısına almak istemese de, bölgesel gelişmeler akabinde, “TC”yi kendi çizgisine çekmektedir. Dün “TC” selefi sultanı Erdoğan açısından “kırmızı çizgi” olan Esad konusunda, çöken bölge siyaseti sonucu, “Esad ile bir çözüm” noktasına gelmesi, Rusya’nın “TC” üzerinde oynadığı rolden kaynaklıdır. Kürt ulusal sorunu, İran’ın Şii hilal projesi, Suriye ve Ortadoğu’daki cihadist güçler konusunda, Rusya ve “TC”nin ortak bir noktada buluşup buluşmaması, sürecin cevaplayacağı bir durumdur. Ama Suriye’de işgalci bir güç olarak var olmasının temel nedeni Kürtler olan “TC” nin, bu konudaki siyasetinden “U” dönüşü yapması, sadece uluslararası alanda değil, iç politik sahada da çok farklı bir süreci dinamitleyecektir. AKP-Erdoğan diktatörlüğünün varlık koşulunu dinamitleyecek böylesi bir sürece, “TC”nin evrilmesi, mevcut koşullarda zayıf bir ihtimal olduğuna göre, tüm bu başlıklar, Rusya-İran ve “TC” arasında, yeni tercihleri gündeme getirecek çatışmalara haber vermektedir.

Soçi görüşmesi sonrası yapılan açıklamalar bu derin çelişkileri onaylamaktadır!

Soçi toplantısından sonra yapılan açıklamada, “Suriye’deki etnik ve dini bütün farklılıkların içinde olacağı bir Ulusal Kongre” toplanması konusunda anlaştıkları ilan edildi.  Putin bu kongreye tüm kesimlerin katılımı konusundaki bir mutabıklıktan söz ederken, Ruhani; “Amaç Suriye Ulusal Kongresinin yapılması. Bu kongrede bütün taraflar bir araya gelecekler. Yeni anayasa için zemin oluşacak. Özgür ve adil seçim yapılacak. Bu bütün bölge için barış ve istikrar getirebilir” açıklamasını,” Suriye’nin çağırdığı ülkeler dışındaki ülkelerin Suriye’deki askeri güçlerini geri çekmesi” gerektiği ila tavrını ifade etti. Suriye rejiminin, İran ve Rusya dışında herhangi bir askeri güç çağırmadığı düşünüldüğünde, Soçi görüşmelerinin 3. gücü olarak kendisini ifade eden “TC” açısından, süreç yeni tercihlere gebedir. Çünkü, İran, “TC”ye, direk Suriye’deki askeri gücünü geri çek demektedir. Aynı görüşmeden çıkan Neo-Osmanlıcı hayallerin “yeni” süvarisi Erdoğan ise” Suriye Ulusal Kongresinin toplanmasında anlaştık” ama… (Kürtler kastedilerek) “terör örgütleri ile aynı çatı altında, aynı platformda olmamızı kimse bizden beklemesin” … Çok fazla detaya ihtiyaç yok. Bu üç açıklama, Rusya’nın, İran ve Esad üzerinden sürdürdüğü bölge stratejisi ile, “TC”nin bölgede her çöküşte yalpalayan siyaseti, Soçi’de karşı karşıya gelmiştir. Yani “Suriye krizine siyasi çözüm”, yeni krizlerle, çözümsüzlükleri derinleştirmektedir.

Asıl çatışma Kürt ulusuna yaklaşım konusunda derinleşecektir!

Rusya’nın ve onun icazeti ile İran’ın, askeri olarak Suriye sahasına girmesiyle, Suriye’deki dengelerin, Esad rejimi, dolayısıyla Rusya ve İran lehine değiştiği ortadadır. Esad rejimine karşı “muhalif güçler” olarak örgütlenen, Suriye’deki savaş döneminde ABD-AB emperyalist güçleri başta olmak üzere, “TC”, Suudi Arabistan ve Katar tarafından desteklenen ve bölge stratejilerinde bir güç olarak kullanılan cihadist gerici bölgesel güçler, IŞİD’le beraber geriletilmiş durumdadır. 2015’ten beri bölge denklemine askeri müdahale ile giren ve her döneme uygun politika belirleyip buna uygun bölgesel güçler arasında bir “ittifak” siyaseti geliştiren Rusya, temel ittifak güç olarak aldığı İran ve Esad rejimi ile bölgesel süreci (diğer emperyalist blok ve ittifak güçlerine karşı) kendi politikası ekseninde yönlendirmiş ve gelinen aşamada, IŞİD’in ciddi geriletilmesine paralel olarak “muhalif güçler” şemsiyesindeki cihadist güçlerin, cepheden duruş ve iradelerini kırmıştır.  Rusya, tam da kurduğu bu inisiyatif üzerinden, Suriye’de bir siyasal geçiş sürecinden söz ediyor. Yani, Rusya, İran ve Esad rejimi askeri güçleri koalisyonu ile sahada açtığı alanı, stratejik planları çerçevesinde, siyasal bir iradeye çevirmek istiyor. Bunun politik-askeri çerçevesi açıktır. Esad rejimi ile, “Suriye’de siyasal çözüm” masasına oturmayı kabul edenler, esasta Esad rejiminin (dolaylı olarak Rusya’nın bölge siyasetinin) otoritesini kabul etmiş olacak, kabul etmeyenler ise terör örgütü kapsamında askeri yönelime tabi tutulacaklardır. “TC”nin, “Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması” siyaseti adı altında, Esad konusunda yaptığı “U” dönüşü dikkate alındığında, “muhalif güçler” konusunda çizdiği “kırmızı çizgilerinden”, bölgedeki gelişmeler ekseninde, vazgeçmiş bulunmaktadır. Rusya ile kurulan “ittifakı” bozmamak için, düne kadar desteklediği, bölge politikasını üzerinden şekillendirdiği cihadist güçler konusundaki tutumunu, Astana görüşmelerinden sonra, Soçi’de de ”uzlaşmazlık” konusu olmaktan çıkarmıştır. Ama bunun yerine daha derin bir uzlaşmazlık konusu Soçi’de gündeme gelmiştir. “TC” “Suriye’ nin toprak bütünlüğünün” sağlanması siyasetini, bölgesel statükoculuğun korunması ve Rojava’da bir statü kazanan Kürt Ulusunun kazanımlarının tasfiye edilmesi planının bir sonucu olarak, Esad’lı “siyasal çözüm” sürecine sıcak bakmaktadır. Ve bu plan, Kürt ulusunun tüm kazanımlarını, inkâr ve imha siyasetine göre tasfiye etme planıdır.

Rusya ise bu soruna, bölge stratejisi açısından tamamıyla farklı bakmaktadır. Bölgedeki tüm iç ve dış aktörler açısından, diğer güçlerin konumu karşısında farklı bir durumda olan Kürt ulusal sorunu, yine bölgedeki aktörler arasındaki çatışmanın üzerinden şekilleneceği bir başlık niteliğindedir. Mevcutta, ABD emperyalizminin bölgedeki konumlanışı ve planladığı strateji, Rusya, İran ve Suriye açısından ciddi bir rahatsızlık konusudur. Bu emperyalist blokların hegemonya çatışması açısından var olan bir rahatsızlıktır. ABD nin, Rakka operasyonunda, SDG ile kurduğu ilişki, özünde PYD-YPG üzerinden kurduğu bir ilişkidir. Rusya, bölge stratejisinin bir parçası olarak, “TC” ile oluşturduğu ve “TC”yi kendi yörüngesine çektiği ilişkiden kaynaklı, Rojava Kürdistanı üzerindeki planını ötelemiş ve açık bıraktığı bu alandan ABD, bölgede kendi politikasına alan yaratmıştır. Bundan dolayı, gelinen süreçle birlikte, Rusya biryandan Kürtlerle kontrollü bir ilişki kurmak istemektedir ve sahadaki güçler dengesi üzerinde oynayarak, Kürtlerin ABD ile olan ilişkilerinde sorgulama nedenleri yaratmak istemektedir. Bu da somut olarak, bundan sonraki çatışmaların ve “uzlaşmaların”, esasta Kürt başlığı üzerinden şekilleneceği anlamına gelmektedir. Bölgesel gelişmelerin yarattığı fırsatlarla, örgütlü ve dinamik bir güç olan Kürtlerin, emperyalistlerin bölge dizaynında dikkate alamayacakları bir konumda olmadıkları gibi, bugün özellikle Rojava özgülünde, bölgesel gelişmelerde bir aktör olarak dikkate alınmak durumundadırlar. Emperyalist hegemonya aktörleri bunu farkındadırlar ve her emperyalist blok, kendi çıkarlarına göre Kürtleri kendi sürecine dahil etmek istemektedir. Bunu sürdürülemez statükolarla sağlayamayacağını bilen emperyalist haydutlar, Kürt ulusunun bazı demokratik taleplerine kayıtsız kalmayarak, bölge politikalarını buna göre belirlemektedirler. Sorunları, Kürt ulusunun tarihsel haksızlıklar karşısındaki ulusal-demokratik talepleri değil, bu talepleri kullanarak Kürtleri kazanma sorunudur. Rusya’nın başını çektiği, İran, Esad rejimi bloğu, ABD nin bölgedeki tüm dayanaklarını zayıflatmak istemektedir. Kürtler bu konuda önemli bir yerde durmaktadır. Suriye’de planlanan “siyasal sürece” Kürtleri dahil etmek, yanına çekmenin en etkili politikasıdır.

“TC”nin, Kürt ulusuna karşı imha-inkâra dayalı bölge siyaseti ve Soçi’de çıkan sonuç!

Soçi görüşmelerinden önce, Rusya, İran, “TC” dışişleri bakanları ve Genelkurmaylarının toplantısında, Türk hâkim sınıfları temsilcisi AKP-Erdoğan iktidarının dosyasında, Afrin’e operasyon planı vardı. Bu görüşmelerde istediği sonucu alamayan “TC”, Soçi’de bu planı konusunda bir sonuç alma hevesindeydi. Bölge siyaseti ve Kürt sorunu konusunda ABD emperyalizmi ile yaşadığı sorun akabinde, Rusya’ya “yanaşarak” kendisine alan açmaya çalışan, bugün aynı çatışmayı, somut olarak Soçi’de Rusya ile yaşamıştır. Güney Kürdistan meselesinde, statükocu yaklaşımı ile “TC” ile aynı zeminde buluşan İran’da, Rojava Kürtleri konusunda “TC”den ayrışmaktadır. Rojava Kürdistanı’nı, Rusya’nın planladığı bir statü ile, Suriye’deki “siyasal çözüm” sürecine dahil etmek, İran’ın kontrollü olarak Kürtleri masaya çekme siyasetinin bir parçasıdır. Kürt ulusuna karşı bölgesel olarak inkâr ve imha siyasetini temel alan “TC” buna karşı çıkmaktadır. “TC”, Afrin’e operasyon ile Rojava Kürdistan’ını kuşatmayı ve bölgede, hangi içerikte- statüde olursa olsun bir Kürt dinamiğinin yükselmesini engellemeyi planlarken, bu “müttefiklerinden” beklemediği bir hamle ile karşılaşmıştır. “TC”, çöken bölge siyasetine soluk aldırmak için, girdiği “yeni” müttefiklik ilişkilerinde, yeniden çıkmaz sokağa girmiştir. ABD ile, “stratejik müttefiklik” ilişkilerinde yaşadığı sorunları, Rusya’ya yanaşarak aşmaya çalışan “TC”, bölge siyaseti ve Kürtler üzerindeki planlar konusunda aynı sorunun tekerrürünü yaşayarak, iki emperyalist blok tarafından niyetlerden bağımsız kuşatılmaya alınmış durumdadır. “TC” bu tıkanıklığını, yine emperyalist bloklar arasındaki tercih sorununu gündeme getirerek, aşmak isteyecektir. Hemen Soçi görüşmeleri sonrası ABD başkanı Trump ile Erdoğan arasında gerçekleşen telefon trafiği, “stratejik müttefikliklerin” gündemleştirilmesi, vize krizi başta olmak üzere, ikili ilişkilerin düzeltilmesine dair irade beyanları, bu politik manevranın sac ayaklarını ifade etmektedir. Bu manevraların politik sonuçları neler olacak, bunu önümüzdeki süreç ortaya çıkaracaktır. Ama “TC”, güçler dengesi içinde bazı taktiksel adımlar atsa da, sürecin zorlayacağı daha sert tercihlerle karşı karşıya kalacaktır, bölgesel gelişmelerin altında ezileceği seçenekleri kabul etmek durumunda kalacaktır.

Soçi’de, “TC” ile, Rusya-İran-Esad projeleri arasında tek çatışma konusu bu değildir elbette. AKP-Erdoğan iktidarı, Suriye geçici hükümetine, “muhalifler” olarak masaya sürdüğü, Ahrar-ul Şam dan Nusra’ya, birçok cihadçı örgütlenmeleri dahil etmek istiyor.  Ve bu güçler üzerinden, Rusya ve İran’a karşı, sahadaki gücünü konumlandırarak diplomatik pazarlık gücünü arttırmak istemekte, Türkiye-İran-Rusya ve yandaşları Irak-Suriye-Katar hâkim güçleriyle “koalisyon” içinde, Osmanlıcı hayallerine alan açmaya çalışmaktadır. Bu plan çerçevesinde Rusya ve İran’la anlaşırsa, bölgede askeri işgalci güç olarak bulunmasının temel nedeni olan Kürt ulusuna saldırma konusunda, karşılaşacağı engellerden kurtulacağını düşünmektedir. Ne var ki Soçi, “TC”nin bu beklentilerine cevap olmamıştır. Suriye’de farklı kesimlerin katılacağı anlayışıyla ilan edilen bir kongrede, PYD-YPG’nin dışlanması, başından bu kongrenin yapılamayacağı anlamına gelir. Rusya, bu hegemonya projesini böyle bir boşluğa düşürmek istemeyecektir. Ve bu anlamıyla “TC”ye iki seçenek dayatacaktır. Ya PYD-YPG’nin masada olacağını kabul ederek masada kalacaksın (Ki bu iç ve dış siyasette, AKP-Erdoğan iktidarı için yeni krizler sonucu doğuracak), ya da PYD-YPG konusundaki mevcut siyasetini sürdüreceksen masanın dışında kalacaksın. Bu da “TC”nin bölge siyaseti açısından “yeni” bir kriz demektir. İşte AKP-Erdoğan iktidarının, Suriye ve bölge politikasında, gelip tosladığı duvar budur.

PYD-YPG’nin, emperyalist blok güçlerinin stratejik planlarına karşı tutumu, çatışmaların niteliğini ve seyrini belirlemede etkili olacaktır!

Öncelikle ifade edelim ki, ABD ve Rusya emperyalist bloklarının, Rojava Kürdistan’ı konusunda “TC”nin, politik-askeri planlarına karşı olması, bu planları bölgesel hegemonya stratejilerine uygun bulmamaları, “TC”nin, bölge politikasındaki son çırpınışının bir hamlesi olarak Kürt ulusuna askeri olarak saldırmayacağı anlamına gelmez. Ki İdlib’de konumlanan işgalci askeri güçle, Afrin’i, Rojava’yı bombalaması, bazı askeri operasyonal hazırlıkların yapılması, bunu ihtimal dahilinde tutmaktadır. Çünkü ”TC”nin, bölge siyaseti, mevcut durumda bir kez daha “duvara” dayanmıştır. AKP-Erdoğan iktidarı, böylesine bir sıkışmışlık içinde, her türlü kumarı oynayabilir. Tarihsel inkâr ve imha siyasetinden beslenen, bu ırkçı-statükocu çizgi, özel olarak Rojava, genel olarak Kürt ulusu için, çatışma cephelerinden biridir.

Kürtler açısından olası ikinci cephe, Rusya-İran-Suriye rejimlerinin “çözüm” projelerine karşı alacakları tutumla alakalıdır. ABD’nin bölge inisiyatifi dahil, Rusya’nın-İran’ın stratejik planları hesaplanarak Kürtlere verilen rol gereği, Soçi’de kararlaştırılan sürece Kürtler dahil olmak istemezse, yakın ve uzak plan dahilinde, Rojava Kürdistan’ı, Esad rejimi ve dolayısıyla Rusya ve İran’ın saldırı poligonuna girebilir.

Aynı durumda, Güney Kürdistan referandumunda olduğu gibi, emperyalist blokların karşılıklı pazarlıkları, bölgesel güçlerle kurtlar sofrasına yatırılmış gerici çıkarlar, tarihsel konseptler dikkate alınarak emperyalist hegemonya çıkarlarına göre hesaplandığında, ilk elden fillerin ayaklarının altına Kürt ulusu atılacaktır.

Bu anlamıyla, süreç Kürtler açısından tarihsel avantajlarla birlikte, ciddi risklerde taşımaktadır. Tarihsel fırsatları niteliksel sıçramalara dönüştürmek, riskleri azaltmak, tamamıyla Kürt ulusunun siyasal-askeri konumlanışıyla ilintilidir. Kuşkusuz bu ayrı bir değerlendirme konusudur. Ama kendi dinamiklerine dayanarak, devrimci-sosyalist ve anti emperyalist-anti işgalci güçlerle, örülecek bir mücadele çizgisi, ancak ki, Kürt Ulusu gibi, ezilen ve sömürülen, ulusları, inançları ve sınıfları, özgür ve kardeşçe yaşanacak bir dünyaya kavuşturabilir…