18 Aralık 2017

Muzaffer Oruçoğlu: Diktatör

"Boşuna inat etme, sen diktatörün ne olduğunu bilmiyorsun. Senin kimse dediğin şey, diktatörün kendisinin yarattığı bir korkudur. O korku onun tanrısı gibidir, vazgeçemez. Bu portrede nerde o korku?"                         

HABER MERKEZİ (12.11.2017)- Sabahleyin atölyesinden çıkıp geldi. Üzerinde işçi tulumu vardı. İç dünyasını genellikle şehir lümpenlerine tahsis eden, onları beleş modeller olarak kullanan, bol yalan söyleyen, çıkarcı, sahtekâr ve oldukça sevimli bir ressamdı. Çizdiğim portreyi şöyle bir süzdü, "yine kimi çizdin?" dedi.

"İlginç bir rüya gördüm" dedim. "Tarihin içindeydim. Diktatörlerden oluşan bir zibil yığınının içinde. Sabah kalktım, bu zibil yığınının içinden, birini çekip çizeyim dedim. Çizdim.

Tümünü karakterize edecek bir tip çıkmadı."

Sıkıntılı, zoraki bir gülümseyişle, "Tarihin en ilginç yanı, zibil kadar diktatöre sahip olmasıdır" dedi.

“Ama bu çizdiğin bir diktatör değil, herkese laf yetiştiren, dangalak bir adam. Bir ressam her şeyi çizebilir ama ne kadar usta olursa olsun, bir diktatörü çizemez."

"Neden çizemez?" dedim

"Çizemez çünkü, diktatörün kafasının içinde beyin değil, ezber diye acüze bir organ var. Çok düşündüğünü sanır ama düşünemez. Ezberler."

"Bu da düşünen bir adama benzemiyor zaten" dedim. "Yabancılaşmış bir adam.”

"Hayır.”

“Kesinlikle kendisiyle barışık bir adam bu" diye itiraz etti gözlerimin içine bakarak. Bakışlarında, aleyhinde attığı insanlarla aldattığı ve dolandırdığı kadınların hışmından kaynaklanan ezgin, çaresiz bir ışıltı vardı.

"Bu, avanak bir adam. Diktatörlüğe giden yolu yürümemiş, aşılması gereken aşamaları da aşmamış."

"Nasıl yani?"

"Nasılı masılı yok bu işin. Diktatör olacak adam önce, toplumu toplum eden değerlere, kuruluşlara bakar, 'Bunlar benim değil, ben bunlarda yokum, der ve kafasının bıngıldağını kaşıyarak bunlara yabancılaşır. Sonra kendi mesleğine yabancılaşır, 'bu bana göre değil,' diyerek göğsünün kıllarını kaşır. Sonra ne olur? Üçüncü aşamaya geçer. Sevdikleri başta olmak üzere bütün insanlara yabancılaşır. Bu aşamada da 'bunlar benden değil,' diye mırıldanırken kasığını kaşır. Sonunda son aşamaya adımını atar. 'Ben olduğunu sanan şu ben, benden değil,' diye mırıldanmaya başlar ve kıçını kaşır. Artık iş bitmiş, süreç tamamlanmıştır. Eskisi gitmiş, onun yerine insan coğrafyasının, aklı vicdanına karşı işleyen ilginç bir siması gelmiştir. Gözlerinin yerinde, birbirlerini besleyen ve büyüten iki güçlü ve habis duygu vardır: kuşku ve korku. Nedensiz düşünmekte, nedensiz korkmaktadır."

 "Uzun bir süreç. Bu süreci, diktatörün yüzüne nakşetmek oldukça zor."

 "Tabi zor. İddia ediyorum, ben hariç, yeryüzünde hiçbir ressam çizeceği diktatörün ruhunu, seyircisine. duyumsatamaz."

 "Ama bu resimde bu adam kimseyi sevmiyor, baksana," diye son bir çıkış yaptım. "Kimsenin de kendisini sevmediğine inanıyor."

"Boşuna inat etme, sen diktatörün ne olduğunu bilmiyorsun. Senin kimse dediğin şey, diktatörün kendisinin yarattığı bir korkudur. O korku onun tanrısı gibidir, vazgeçemez. Bu portrede nerde o korku?"

Karşılıklı sustuk. Portrenin yüz ifadeleri iyice açığa çıktı. Portrede bir şey keşfetmiş gibi, "Yalnız biliyorsun," diye yeniden başladı, "osuruğu cinli olanlar dahil, evreni kuşatan bütün kadınları sevgilim olarak algılamak gibi hoş bir andavallığa sahibim. Buradan kalkarak şunu söyleyebilirim: bazı diktatörler, yönettikleri bütün kadınların kendisine aşık olduğu saplantısı içindedirler. Yüz ifadelerinden kolayca anlaşılır bu."

“Anladın mı?” dercesine süzdü beni.

 Adam farkında değildi galiba, diktatörü anlatayım derken kendini anlatmıştı. İçimden, "siktiğimin çocuğu," diye ahraz bir ses gelip geçti. Mülayimleştim. Esnedim.

Yeni

Ellerinden öper dedi.

Baktım adamın elleri hiç öpülmemiş gibi, kocaman, yamru yumru.

  * Muzaffer Oruçoğlu'nun gazetemizin 8’inci sayısında yayınlanan yazısıdır.