18 Aralık 2017

Kerkük işgali, Kürt ulusunun kendi geleceğini boğma seferidir!

Bölgedeki çatışmaların derinliği, ilişkilerin karmaşıklığı, emperyalist ve gerici bölgesel güçlerin hesapladığı sonuçlara pekte olanak vermeyecektir. Her şeyden önce, her ne kadar Güney Kürdistan yönetimi İKBY özgülünde bir geri adım söz konusu olsa da Kerkük ve “tartışmalı” bölgelerin işgali ve Kürt ulusunun demokratik haklarına saldırı, dört parçada, Kürt ulusunun kendi ulusal haklarına daha sıkı sarılmaları sonucunu yaratacak, bu girişimlere Kürt ulusu boyun eğmeyecektir. Peşmergelerin çatışmadan bazı alanlardan geri çekilmesi, Kürt ulusunun gerçek benliğinde mayalanan esas tavır değildir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye, Kürt ulusunu boğmak için birleşseler de aralarındaki tarihsel hasımlık ve bölge üzerindeki farklı politik hesapları, uzun vadede daha derin çatışmalara sebep olacaktır. İran’ın Şii hilal projesi, “TC” Osmanlıcı yayılmacı hevesleri ve bölgede bir güç olarak Haşdi Şabi varlığıyla alevlenecek Şii-Sünni çatışması, emperyalist güçlerin çıkarları için bu güçlerle sürdürdüğü karmaşık ilişkiler süreci gerici güçler aleyhine derinleştirecek çatışmalı durumun ibareleridir

HABER MERKEZİ(10.11.2017)-Güney Kürdistan bölgesinin, Barzani başkanlığındaki İKBY önderliğinde 25 Eylül’de gerçekleştirdiği ve Güney Kürdistan’ın “evet” dediği bağımsızlık referandumundan sonra, 16 Ekim’de Irak ordusu, İran Devrim Muhafızları ve Şii Haşdi Şabi güçleri, YNK’nın bazı kadrolarının da desteğiyle, Kerkük’ü işgal etti. Güney Kürdistan bağımsızlık referandumunun, bölgedeki güç dengelerini, siyasi çekişmeleri, askeri kutuplaşmaları, emperyalist ve bölgesel gerici güçler arasındaki bazı “ittifak” ve çatışma pozisyonlarını değiştireceği açık bir gerçekti. Özellikle, İran, Irak, Türk egemenler sisteminin, statükocu ve Kürt ulusuna karşı, inkârcı-imhacı çizgideki ortaklaşmalarının, Güney Kürdistan özgülünde yükselen bu “bağımsızlık” rüyasını boğmak için, askeri ve siyasi olarak harekete geçmeleri beklenen bir gelişmeydi ve nihayetinde öyle oldu. Kerkük işgali gerek Kürtler açısından gerek emperyalist güçler açısından ve gerekse de bölgesel gerici diktatörlükler açısından, alınan tavırlarla, meselenin arka planında devreye sokulan stratejik ve taktik politikalarla, bir yığın tartışmayı da beraberinde ortaya koymuştur. Türkiye, İran ve Irak gerici egemenler sistemi, Kürt ulusunun en demokratik hakkına karşı, baskı, inkâr, imha ve işgal siyasetindeki bölgesel statükocu politikasını, “Referandumun iptal edilmesi ve 2014 sınırlarına geri çekilmesi” biçiminde ortaklaştırmıştır. Bölgede bir kürdün, demokratik ulusal haklarını kullanarak nefes almasına dahi müsaade etmeyen bu gerici-statükocu blok (Kürt meselesi karşısında oluşmuş bloktur), Kürt ulusuna karşı var olan stratejik askeri ve siyasal politikasını, Güney Kürdistan özgülünde birleştirmişlerdir. Öyle ki; Güney Kürdistan Bağımsızlık referandumuna, Kerkük’teki Türkmenleri, işgale PKK’yi gerekçe yaparak destek veren Türk hâkim sınıfları iktidarı AKP-Erdoğan diktatörlüğü, dün Şii’lerin İŞİD’i olarak tanımladıkları Haşdi Şabi’nin, Kerkük’te, Türkmenlere yaptıkları yağma ve talana sessiz kalmış, işgal hareketini, Viyana kapılarına dayanan ecdatlarının duyduğu heyecanla desteklemiştir. Dünün “kalitesine uygun olmayan” şahsiyeti Haydar Abadi ile kol kola, selefi Sultan Erdoğan, Habur sınır kapısının Irak merkezi hükümetine devretmenin “müjdesini” veriyordu.

 Bölgede iktisadi-askeri ve siyasi stratejik çıkarlarını, gelişmelere ve öngörülen hesaplara göre, stratejik ve konjoktürel ilişkilerle hayata geçirmeye çalışan emperyalist güçler gerek referandum sürecinde ve gerekse de Kerkük işgali sürecine aldıkları ikili tavırlarla, bölgesel dengeleri, her zamanki gibi, kendi emperyal çıkarlarına entegre etme politikası yürütmüşlerdir. Özellikle ABD’nin, İsrail üzerinden, bağımsızlık referandumuna verdiği sessiz “desteğe” karşın, Irak Ordusu, Haşdi Şabi ve İran Devrim Muhafızlarının açık askeri gücü, Türk hakim sınıflarının lojistik ve siyasal desteği ile gerçekleşen Kerkük işgaline sessiz kalması,  emperyalist hegemonya güçleri tarafından, Kürtlere karşı tarihte defalarca tekrarlanan, “çıkarlarım uğruna kullanım değeri bittiğinde yada mevcut statüsü başka çıkarları riske ettiğinde, kurulmuş kurtlar sofrasında savunmasız bırak” siyasetinin tekrarı olmuştur. Kürtler özgülünde, ezilen uluslar ve sömürülen halklar açısından, tarih bir kez daha ispatlamıştır. Tüm eşitsizliklerin, tarihsel haksızlıkların, sömürünün, baskının, katliamların sebebi olan emperyalist-kapitalist sistem ve onun her bir coğrafyadaki gerici nitelikteki temsilcileri, ezilenlerin lehine bir süreç yaratamazlar. Bugün somut olarak, bölgede hegemonya savaşı yürüten emperyalist bloklar, sürdürülemez olan statükoların yerine yeni statükolar oluşturmak için bölgeyi dizayn etmektedirler. Çıkarlarını icra etmek istedikleri bölgelerdeki güçler dengesine göre, o alanın, etnik-ulusal-dini kimliğine göre, işgalci politikalarına uzun veya kısa vadeli zemin olabilecek güçleri belirlemesi ve “ittifak”-çatışma pozisyonunu buna göre belirlemesi, “dostluklar” kurma mantığıyla değil, tamamıyla gerici çıkarları ile alakalıdır. ABD’nin Rojava’daki Kürt “seviciliği”, Rusya’nın Suriye ve Ortadoğu “çözüm” projelerindeki Kürt hassasiyeti, sadece, iktisadi-siyasal çıkarlarının stratejik veya konjektürel planlamalarıdır.

Kerkük işgalinin yeniden güncellediği somut tartışma başlıklarından biri de Güney başta olmak üzere Kürt ulusu ve farklı çizgilerdeki önderliklerinin iç ilişkileridir. Barzani KDP’sinin ve Talabani YNK’sının (YNK’nın bazı kadroları ve peşmerge bileşeninin, işgalci güçlerle iş birliği yaptıkları bilinen gerçek) peşmergelerinin Irak ordu güçleri ve Haşdi Şabi güçlerine karşı hiçbir direniş göstermeden geri çekilmesi, IKBY içindeki Kürt partileri ve Kürt ulusu içinde yığınlarca karşılıklı suçlamalara neden olmuştur. Bu suçlama, karşılıklı güçlerin birbirine karşı, işgalci güçlerle iş birliği iddiasından, bağımsızlık referandumunun zamansız ve yanlışlığına kadar uzanmaktadır. Kürtler içinde işgalci güçlerle, dar aşiret ya da dar siyasal çıkarları için, işgalcilerle iş birliğine giren kesimlerin varlığı doğrudur. Ama işbirlikçi kesimleri tasfiye edip, Kürt ulusal bilinci ekseninde her türlü ihanete, işgale karşı dirayetli tavır alma yerine, tartışmaları, tarihsel meşru hak olan bağımsızlık referandumu ve ortaya çıkan bağımsızlık iradesini tartıştırmak, Kürtlerin hanesine kazanım adına bir şey yazmayacaktır.

Türkiye, Irak, İran gibi bölgesel statükocu diktatörlüklerin siyasal baskılanması ve açık askeri işgalleri, ABD başta olmak üzere, bölgede hegemonya savaşını sürdüren emperyalist güçlerin hileleri, IKBY içindeki partilerin arasındaki derin çatışmalar ve birbirlerinden farklı “çözüm” arayışları arasında sıkışan süreç sonucunda, emperyalist ve bölgesel gerici güçler arasında sürdürdüğü tarihsel-güncel ilişkiler üzerinden bölgede irade olmaya çalışan İKBY başkanı Barzani, tüm bu gelişmelerin akabinde, Kürdistan Parlamentosuna gönderdiği mektup ile başkanlık görevini 1 Kasım itibarı ile bıraktığını açıkladı. Barzani’nin açıklaması, tam da kimliğine uygun gerici güçlerle sürdürdüğü ilişkiler ve bu ilişkiler sonucunda ortaya çıkan çözümsüzlüğünü deklere eden niteliktedir. Açık olarak ABD’yi, referandum ve ardından gelen Irak ve Haşdi Şabi işgaline karşı tavırsızlıkla eleştiren Barzani, “ihanete uğradık” diyerek, ABD ve bölgedeki diğer siyasal aktörleri işaret etti. Barzani’nin istifası ile birlikte, KDP güçlerinin, Erbil meclisine saldırması, muhalif milletvekillerini tartaklaması, Güney Kürdistan’da, Kürt ulusu içinde farklı yapılanmalara gitmiş güçler arasında yaşanmış çatışmalar bağlamında, 90’lar sürecini andırmaktadır.

Kuşkusuz, referandum meselesi gibi, istifa sonucunda da Barzani’nin bazı hesapları vardır. “Bir peşmerge olarak mücadeleye devam edeceğim” açıklaması, bölgede siyasal aktör olma hedefinden uzaklaşmadığı anlamına gelmektedir. Yaşanan bu sürecin tüm başarısızlık faturalarının Barzani’ye kesilmesi ve bu zeminde sürdürülen muhalefet arayışları sonucunda, daha güçlü bir figürün doğması ihtimali karşısında, Barzani’nin iç ve dış baskılar sonucu aldığı istifa kararıyla bu olasılığı da denetim altına almak istemiştir. 2013’te başkanlık süreci dolmasına karşın, fiili olarak uzatması, bugün Güney Kürdistan’da yaşanan siyasal krizin önemli bir nedenidir. Kerkük ve diğer “tartışmalı” bölgelerin, işgalci güçlere kaptırılınca, bu siyasal kriz üzerinden başkanlığı sürdürme şansı kalmamıştır. Ve bundan dolayı geri çekilerek, kendisinin yerine başkasının geçemeyeceği biçimde, yetkileri üç kuruma dağıtarak, bir sonraki hamlesine hazırlanmaktadır. Bu hamlenin ne olacağını bugünden kestirmek zor olsa da oğlu ve damadı başta olmak üzere, başkanlığı kendi aşiretinde tutma çalışması, güçlü bir olasılık olarak öne çıkmaktadır.

İşgal seferlerine, emperyalist oyunlara ve ihanetlere karşın, bağımsızlık referandumu İle ortaya çıkan bağımsızlık iradesi, demokratik bir haktır ve meşrudur!

Kürt Ulusunun Güney Kürdistan’daki bağımsızlık kararının ardından yaşanan gelişmeler, bölgesel gerici güçlerin yarattığı kuşatma ve akabinde Barzani’nin istifa etmesi, beraberinde “bağımsızlık referandumun” yanlışlığı konusundaki tartışmaları da alevlendirdi. Sol ve sosyalizm adına, Kürt ulusunun kurtuluş mücadelesi adına bazı kişi ve anlayışların da bu tartışmaya dahil olması, gerçeği doğru ele alma konusundaki vahameti de ortaya koymuştur. Tavrımızı sürecin başında ortaya koymuştuk. Bir kez daha kısaca burgulamakta fayda vardır. Ezilen bir ulusun, Kendi Kaderini Tayin etmesi ve kendi devletini kurmak istemesi, koşulsuz ve şartsız savunduğumuz demokratik bir haktır. Bu hakkın, o ulusun var olan önderlik çizgisine ve kurulacak devletin niteliğine bağlanarak koşullara bağlanması, komünistlerin tavrı değildir. Komünistler, bu durumda, bu hakkı koşulsuz tanıyarak, ezilen ulusların gerçek kurtuluşu olan sosyalist devrim projelerini anlatırlar, bunun gerçekleşmesi için mücadele ederler. Ama bunun gerçekleşmemesi durumunda da ezilen bir ulusun kaderini kendi tayin hakkına karşı durmazlar. Barzani çizgisine var olan tutumumuz ve değerlendirmemiz açıktır. Bu çizgi, belirli tarihsel koşullarda ve güncel olarak, emperyalist ve bölgesel gerici güçlerle geliştirdiği ilişkiden dolayı, Kürt ulusu ciddi badireler atlatmıştır. Ama bu önderlik çizgisini mahkûm etmek başka bir şeydir, bu önderliğe rağmen, Güney Kürdistan, Kürt parçasının, bağımsızlık talebi bir başka şeydir. İşgal seferlerine, emperyalist oyunlara ve iç ihanetlere karşı durma ve bunun için mücadele etme yerine, zaman ve mekân, önderlik ve çizgi sorunlarını gerekçe yaparak, Güney Kürdistan bağımsızlık talebini tanımamak, bugün bölgesel ve uluslararası sömürgeci-ilhakçı güçlerle aynı kulvarda yer almaktır. Komünistler, bu haklı talebe rağmen, ortaya çıkan ve geri adım atmaya neden olan sebepleri analize tabi tutup bir senteze ulaşmak için politika yürütür, işgalci ve ilhakçı güçlere tavır almayı salık verir ve gerçek kurtuluş olan sosyalist projelerin gerçekleşmesi için mücadele eder. Emperyalizm ve proleter devrimler çağında, her ezilen ulus, ancak ki sosyalist bir devrimle gerçek kurtuluşa ulaşır.

Güney Kürdistan pratiğinde de görüldüğü gibi, bir ulusun bağımsızlık isteği, kendi dinamiklerine dayandığı oranda sonuç alabilir. Kendi dinamiklerini esas alması, taktiksel anlamda, işgalci-ilhakçı gerici güçler arasındaki çatışmalardan ve ortaya çıkan tarihsel fırsatlardan, devrimci taktik ile yararlanmayı yadsımaz. Bu tamamıyla sürecin ortaya çıkaracağı taktik sorunudur. Ama esas olan, ezilen bir ulusun kendi gerçek dostlarıyla kurduğu ilişkilerle, oluşturacağı dinamizmdir. Ezilen bir ulusun, ulusal demokratik haklarının kazanılmasının esas öğesi, bu ulusun kendi dinamiklerini esas alarak belirlediği yol haritasıdır. Bunun yerine, sömürge, işgal-ilhak ilişkisinin yaratıcısı olan emperyalist güçlere dayanarak bir sonuç almaya çalışmak, hiledir-entrikadır, derinleşecek kölelik zinciridir. İşte Güney Kürdistan bağımsızlık talebinin karşı karşıya kaldığı bu sonuç, önderlik çizgisindeki zaaf birincil rol oynamıştır. Ama buna karşın, Kürt Ulusu, Güney deki bu hamle ile stratejik bir yol açmıştır. Güney Kürdistan bağımsızlık referandumunun, önderlik çizgisinden kaynaklı, stratejik risklerinin olması realitesine rağmen, bu referandumun, dört parçada Kürt ulusunun bilincinde bağımsızlık olgusunu somut olarak oluşturması anlamında, stratejik bir kazanımdır.

Kürtler arasında birlik sorunu, tarihsel bir sorundur ve güncel olarak devam etmektedir. Özellikle, Güney Kürdistan parçasında, aşiret çıkarları ve ulusal bilinci zedeleyen farklı siyasal anlayışlara dayanan dar bölgecilik, ortak ulusal ruhi şekillenmeye zarar vermektedir. Bu farklılık, doğru ideolojik mücadele ile ele alınsa, ulusal kaygıların merkezileşmesine hizmet edecektir. Ama bu farklılık, dar bölgeci, aşiretçi çıkarlarla siyasal mücadeleye çevrilmekte, bölgesel gerici güçler ve emperyalistlerle girilen ilişkilerle, kendi ulusuna ihanet ile pratikleşmektedir. Kürt ulusunun, her bir parçadaki birlik sorununun bir yanı bu iken, farklı parçalardaki farklı tutumlarda, ulusal birliği yok sayan bir başka yandır. Dört parçanın farklı güçler niteliğinin ve güçler dengesinin sonucu olarak, ezilen bir ulus olarak, ulusal bilinci yok sayan ilişki ve ittifak biçimleri, bir parçada taktiksel kazanımlar yaratsa da dört parçanın ve tek tek Kürdistan parçalarının, stratejik ulusal çıkarlarına zarar verebilmektedir. Bu anlamıyla bir parçadaki hamleyi, diğer parçalardaki sıçramalara vesile yapacak, bölgede ortaya çıkan tarihsel fırsatları, tarihsel olarak birleşme trendinde olan Kürt ulusunun stratejik hedefleri baz alarak bir politika belirlemek, sürecin öne çıkardığı önemli bir sentezdir.

Hatalı çizgilerle mücadele, stratejik halkaya bağlı, uygun taktiklerle sürdürülen-üretilen bir politika sorunudur. Somut olarak, Güney Kürdistan bağımsızlık referandumunda, Barzani’nin, diğer Kürt partileri ve özellikle, Kuzey Kürdistan devrimci Ulusal Hareketi karşısında, bazı avantajları ele geçirme hesabı vardı- bu hesaptan hala da vazgeçmiş değildir. Bu hesap, aslında Barzani’nin çizgisini ve çapını aşan stratejik bir sloganın, bağımsızlık sloganının ağır yükü altında ezilse de Kürtler açısından bu çizgi ile mücadele, Kürt ulusunu parçalayan değil birleştiren bir zeminde sürdürülecek bir mücadeledir.

Tüm işgal ve ilhak seferlerine karşın, emperyalist ve bölgesel gerici güçler, tarihin ilerleyişini engelleyemeyeceklerdir!

Bütün bu bölgesel gelişmelerle beraber, tartışmasız bir gerçek vardır. Kerkük işgali özgülünde, ortaklaşan gerici Türkiye, İran ve Irak egemenler sistemi ve yönetim tarzı olan diktatörlükler, Kürt ulusunun en meşru hakkını boğmak için, tarihsel ve güncel olarak, inkâr ve imha siyasetiyle yeniden tescillenmişlerdir. Tescilli olan diğer güçler de ABD ve Rusya’nın başını çektiği emperyalist bloklardır. ABD’nin, “tarafsızlık” açıklaması, bölgede kendisi çıkarları için açmaya çalıştığı koridora dair oynadığı oyun ve hilelerdir. Rusya’nın, IKYB ile yaptığı doğal gaz ve petrol anlaşmalarını, artık Irak hükümeti üzerinden sürdürme tavrı, İran-Türkiye-Irak hâkim güçleriyle, bölgenin kendi çıkarları için dizayn etmek için sürdürdüğü “ittifakı” güçlü kılma tavrıdır. Emperyalistlerin hesabı açıktır. Bölgesel dengeler ve gerici bölgesel güçler tarafından sıkıştırılan Kürt ulusu, daha çok emperyalistlerden medet uman bir zemine, daha pazarlıksız emperyalist projelere teslim olması sağlanmak isteniyor.

Ama bölgedeki çatışmaların derinliği, ilişkilerin karmaşıklığı, emperyalist ve gerici bölgesel güçlerin hesapladığı sonuçlara pekte olanak vermeyecektir. Her şeyden önce, her ne kadar Güney Kürdistan yönetimi İKBY özgülünde bir geri adım söz konusu olsa da Kerkük ve “tartışmalı” bölgelerin işgali ve Kürt ulusunun demokratik haklarına saldırı, dört parçada, Kürt ulusunun kendi ulusal haklarına daha sıkı sarılmaları sonucunu yaratacak, bu girişimlere Kürt ulusu boyun eğmeyecektir. Peşmergelerin çatışmadan bazı alanlardan geri çekilmesi, Kürt ulusunun gerçek benliğinde mayalanan esas tavır değildir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye, Kürt ulusunu boğmak için birleşseler de aralarındaki tarihsel hasımlık ve bölge üzerindeki farklı politik hesapları, uzun vadede daha derin çatışmalara sebep olacaktır. İran’ın Şii hilal projesi, “TC” Osmanlıcı yayılmacı hevesleri ve bölgede bir güç olarak Haşdi Şabi varlığıyla alevlenecek Şii-Sünni çatışması, emperyalist güçlerin çıkarları için bu güçlerle sürdürdüğü karmaşık ilişkiler süreci gerici güçler aleyhine derinleştirecek çatışmalı durumun ibareleridir.

İran-Irak-Suriye ve Türk hakim güçleri üzerinden bölgede önemli avantaj ele geçiren Rusya’nın, bölgenin dizayn edilmesinde en dinamik güç olan Kürt ulusu gerçekliğine kayıtsız kalamaması, ABD’nin, bölge projesi için “meşruiyet” tanıdığı Rojava Kürt güçleriyle kurduğu ilişki, Güney Kürdistan özgülünde, bazı tarihsel stratejik “ittifak” güçlerini daha fazla kendisinden uzaklaştırmamak için oyunlar denklemi kursa da, süreci açısından Kerkük özgülündeki işgal hareketini belirli sınırlarda tutacaklardır. Bu sınırı sağlamak için, karşılıklı güçler arasında arabuluculuk rolü oynayarak, diyalog kapılarını açmaya çalışacaklardır. Çünkü derinleşen çelişkiler, daha farklı çatışmaları devreye koymaktadır.   Haşdi Şabi varlığı üzerinden Şii-Sünni, “TC” Başika ve Suriye sahasındaki işgalci durumundan, “TC”-İran, Suriye çatışması, pimi çekilmiş bir bomba gibi durmaktadır.

Ve tüm olası bu gelişmeler, doğru bir politika ile ele alındığında Kürt ulusuna önemli fırsatlar sunduğu gibi, doğru bir politik çizgide ele alınmadığı zaman, çok büyük riskler taşıyan gelişmelerdir. Kürt ulusunun üzerindeki milli zulüm, inkâr ve imha siyasetinde tüm gericilikler birleşmişlerdir. Kendi öz dinamiklerine dayanarak, Onların çatışma sahalarını kaşımak, tarihsel bir hak olan bağımsızlık mücadelesini, emperyalist-kapitalist dünyanın tüm sömürü-işgal-ilhak ilişkileri ortadan kaldırmak için sosyalizm mücadelesi ile birleştirmek, bugün kurtuluşa giren tek yoldur.