16 Aralık 2017

İktidar kavgasında “İrade-i Reisin” muhtırası ile AKP’de baypas!

Erdoğan’ın bu politika ekseninde, AKP’li Büyük Şehir Belediyeler dahil birçok belediye başkanlarını istifaya zorlaması ve rızalarıyla istifa etmezlerse bedelini ağır öderler demesi, “TC” hakimiyet sisteminin niteliği ve sistemin faşist karakteri açısından açık bir veridir. Son şaibeli seçimle koltuklarında yolsuzluk ve rant icra eden Melih Gökçek gibi kişilikleri, demokratik haklar adına gündemleştirmek, ilericilerin, aydınların, devrimci-demokratların politik argümanı değildir. Ezilenler ve sömürülenler açısından, faşist iktidarın tek adam diktatörlüğü ile geldiği noktayı ve mevcut sistemin faşist sınıfsal karakterini ortaya koyması açısından, gerici çıkar dalaşındaki bu ibretlik durum bir veri olarak alınabilir. Yine “seçimle gelen seçimle gider” muhalefeti de devrimci-demokrat ve komünist güçlerin politik hareket zemini değildir. Gerici burjuva seçimin anti demokratik, eşit olmayan koşullarına karşın, HDP milletvekilleri, belediyeler başta olmak üzere, ilerici, devrimci seçilmişlere, kayyumlarla, tutuklamalarla gerçekleştirilen operasyonlar, Türk hâkim sınıfları sisteminde, burjuva seçimleri zaten hükümsüz kılmıştır. Faşist diktatörlük, parlamento ve yerel seçim süreçlerini, burjuva içerikte dahi işlevsiz hale getirmiştir. Bu anlamı ile seçim tartışmaları üzerinden “halkın iradesi”, “demokratik haklar”, “hukuksal haklar” tartışması, sürecin niteliğine denk gelen karşı koyuş çizgisi değildir. Devrimciler ve komünistler, bu muhalefet çizgisinden öte, sistemle hesaplaşmaktadırlar

Türk hâkim sınıflarının mevcut iktidarı AKP ve selefi sultanı Erdoğan’ın, devletin yönetici organları, burjuva siyaset ve iktisadi sahası başta olmak üzere, sosyal ve siyasal toplumsal durumu, faşist diktatörlük koşullarına göre “yeniden” dizayn etme süreci, kapsamlı bir biçimde devam ediyor. Uluslararası ve bölgesel ilişkiler, Türkiye-Kuzey Kürdistan ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleri, derinleşen toplumsal-siyasal-sınıfsal çelişkilerin oluşturduğu dinamik durum ve derinleşen toplumsal hoşnutsuzlukların mayaladığı toplumsal itirazların nesnel varlığı, egemen güçler arasında derinleşen dalaş- açık çatışmalı duruma dönüşen kirli hesaplaşmalar, gerici hakim sınıfların varlıklarını sürdürebilmeleri için, devletin bekası adına sistemin yeniden yapılandırılması, “TC” için kaçınılmaz bir hale gelmişti. İç politik ilişkilerde derinleşen egemen güçler arasındaki çatışmalar ve derinleşen ulusal sosyal çelişkiler, “TC” açısından, Ortadoğu başta olmak üzere uluslararası ilişkilerini de etkilerken, Türk hâkim sınıfları ve iktidarı AKP-Erdoğan diktatörlüğünün geleceğine dair belirsizlikleri de büyütmekteydi. “TC” egemenler sisteminin faşist geleneğini, sermayenin özgün tarihsel koşullarına göre yapılandıran AKP-Erdoğan diktatörlüğü, iç politikada yaşanacak her değişimin aleyhine olacağını bildiği için, her ulusal-sosyal gelişme başta olmak üzere, burjuva siyaset sahasında da yaşanacak her “değişime” karşı büyük bir direnç göstermekte ve rejim krizine bir “çözüm” projesi olan tek adam diktatörlüğüne göre, devleti, burjuva siyaseti ve toplumu, açık faşizm koşullarıyla dizayn etmeye çalışmaktadır.

“TC”nin yaşadığı politik kriz, siyasal ve iktisadi ayaklarıyla, iç ve uluslararası alanda, sınıfsal çıkarları gereği uyguladığı siyasetle direk alakalıdır. Bu bakımdan, devletin yeniden yapılandırılmasının somut karşılığı olan tek adam diktatörlüğü, içte, uluslararası alanda ve emperyalist-bölgesel gerici güçlerin hırlaşma sahasına dönen Ortadoğu’da birçok ilişkiyi yeniden belirlemektedir. Bu ilişkilenmenin iç sahadaki karşılığı açık faşizm koşullarıyla, ulusal-sosyal devrimci güçlere ve tüm toplumsal muhalefete karşı, tarihte eşine az rastlanan bir kapsayıcılıkta, saldırı, devlet terörü, kitlesel tutuklamalar ve katliamlar olmuştur.  Çünkü rejim krizine çözüm olarak,” başkanlık” sistemi projesi ile topluma dayatılan “tek adam diktatörlüğü”, öncelikle stratejik hasım olarak gördüğü, ulus, azınlık, sınıfsal ve inançsal kesimlerin, önderlikleriyle birlikte tasfiye edilmesini hedefine koymuştu. Kuzey Kürdistan’da yaşanan kitlesel katliamlar, yerleşim alanlarının yıkılıp yakılması ile yaşanan insanlık trajedisi, bölge halkının eşit olmayan seçim koşullarına karşın iradesini beyan ettiği, ulusal-devrimci belediye başkanlarının tutuklanıp, sömürge valiliği olan kayyumların atanması, HDP milletvekillerinin tutuklanması ve başlatılan bu kapsamlı saldırı konseptinin faşist hukuku olan OHAL ile kamu alanında, eğitim kurumlarında, çalışma birimlerinde, sosyal yerleşim ve yaşam alanlarında, soru sormanın dahi “suç” kapsamına alındığı geniş bir yelpazede, muhalif olan ya da muhalif olma potansiyeli taşıyan, akademisyen, aydın, gazeteci, kamu çalışanı, işçi, esnaf vb. gibi sınıfsal-toplumsal katmanlara karşı, tüm yaşamsal haklarına el koyma biçiminde başlatılan saldırı, tutuklama, işinden uzaklaştırma ve katletme saldırıları, hedeflenen bu tasfiye hareketinin birkaç örneğidir sadece. Ulusal ve sosyal kurtuluş iradesini, önderlikleriyle birlikte tüm dinamik gücünü kuralsız bir savaş yöntemi ile, kırlarda ve kentlerde kırmaya çalışan faşist iktidar, örgütlü (sendikalar, devrimci demokrat ilerici kurumlar, meslek oluşumları, yöresel dernekler vb. gibi açık ve meşru alanlar dahil) ve örgütsüz, tüm muhalif güçleri potansiyel kitle tabanıyla kuşatmaya almayı, tek adam diktatörlüğüne göre tüm egemenlik kurumlarının yapılandırılması için stratejik bir plan olarak ele almıştır.

‘’TC’nin geleneksel paradigması Erdoğan özgülünde ‘’tek adam’’ diktatörlüğüne göre planlanmaktadır

Hâkim güçlerin sınıfsal karakterine göre egemenlik aracı olan ve niteliğini, hâkim erkin sınıfsal karakterinin belirlediği devletin, “yeniden” yapılandırılması süreci, “TC”nin varlık nedeni olan “tek devlet, tek millet, tek ırk ve bayrak ve tek hâkim din” gibi “kırmızı” çizgilerin, Erdoğan özgülünde, “tek adam” diktatörlüğü paradigmasına göre planlanmaktadır. Bu projenin hayat bulması için, genel olarak toplumsal dinamiklerden başlanarak, tüm politik direnç noktaları tasfiye edilmek istenmektedir. Stratejik anlamda, “devletin bekası” için en büyük tehlike, sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelesi önderlikleri başta olmak üzere, bu siyasal perspektifle muhalif olan, meşru demokratik kurumlar ve siyasal oluşumlar olmuştur. HDP, SMF, ESP vb. gibi meşru demokratik kurumlara yapılan kapsamlı saldırıların niteliği budur. Örgütlü dinamikler, açık hedef haline getirilirken, potansiyel olarak muhalif olan ama örgütlü bir güç olmayan kitle tabanları üzerinde de siyasal-askeri-demografik planlar yapılmakta ve bu toplumsal güçlerde, faşist diktatörlüğün saldırılarından payına düşeni almaktadırlar.  Yani plan, toplum içindeki direnç noktalarını kırmak ve hâkim sınıfların niteliğine göre yapılandırılan devletin egemenliğinde açık-koyu faşizm hukukunu süreklileştirmektir.

Böylesine bir süreci yönetmeyi planlayan bir hâkimiyet çizgisi, tüm egemenlik kurumlarını da bu stratejiye uygun politikalarla merkezileştirmektedir. Uluslararası ve iç alanda, jeo-politik olarak konum kaybı yaşayan “TC”, AKP-Erdoğan diktatörlüğü özgülündeki tekleşmeye uygun, devletin tüm yönetsel kurumlarını ve burjuva siyaset sahasını dizayn etmeyi, belirlenen stratejinin bir diğer ayağı olarak ele almaktadır. Sistemin iç ve dış ilişkilerinde, devletin bekasının “yılmaz neferleri” olarak görülen, Genelkurmayın, Ordunun, Polis teşkilatının, her teşkilatın birimleri olarak örgütlenmiş Özel Harp dairelerinin, paramiliter güçlerin bu sürece uygun yapılandırılmakta ve AKP-Cemaat çatışmasının darbe girişimi ile doğan fırsatlar, bu yapılandırmayı derinleştirmede bir neden olarak kullanılmaktadır. Yargı alanındaki reorganizasyon, eğitim müfredatındaki değişiklikler, “TC” anayasasındaki düzenlemeler, çalışma ve sosyal alanlara ilişkin çıkarılan yeni fetvalar, tümüyle, hâkim sınıfların faşist niteliğinin tek adam diktatörlüğüne göre dizayn edilmesidir.

“TC”nin iç ve dış politik denkleminde, tek adam diktatörlüğü niteliğine sorun teşkil eden burjuva kliklerin ve burjuva siyaset tarzlarının hizaya getirilmesi, merkezileşmiş politik yönelime entegre edilmesi ve entegre edilemeyenlerin tasfiye edilmesi, sürecin, kirli burjuva siyaset arenasındaki ayağını teşkil etmektedir.  Sistemin reorganizasyonu önünde direnç gösteren bazı burjuva siyasal partiler (ki bu direnç, temsil ettiği burjuva kliklerin gerici çıkarlarını korumaya yönelik bir dirençtir), öncelikle bu plan dâhilinde etkisizleştirilmeye çalışılmıştır.  Örneğin, bu süreçte MHP birkaç bakımdan dizayn edildi. 1 Kasım seçimleriyle MHP’nin oy oranında bir düşüş yaratıldı. Sonra bunun etkisiyle, MHP’nin içinde alternatif güçlerin harekete geçmesinin zemini yaratıldı. Ardından, Bahçeli’ye karşı harekete geçen “alternatif” güçler, yargı ve militarize güçlerin baskılanmasıyla kuşatmaya alındı ve Bahçeli çizgisindeki MHP, devletin bekası siyaseti ile AKP iktidarına destek güç konumuna getirildi. Akabinde, dağın fare doğurması misali, Akşener önderliğinde kurulan “iyi parti”, kuruluşu ile burjuva siyaset sahasında çokta etkili olamayacağı ibarelerini vermiş durumdadır. Rejimin yeniden yapılandırılmasında, CHP’ye verilen ciddi rolde, mevcut kliklerin derin çatışması neticesinde istenen sonuç alınamasa da iç ve dış politikada, CHP, AKP-Erdoğan iktidarının-stratejik sürecinin aktif destekleyicisi olmuştur. Temsil ettikleri burjuva kliklerin siyasal ve iktisadi çıkarları gereği, çatışma ve dalaş sürecin esas eğilimi olsa da CHP, sınıfsal tercihleri gereği, faşist diktatörlüğün bekası sorunlarında, aktif destekleyici rol oynamıştır.  Ama proje, CHP’nin, MHP düzeyinde iktidarın sürecine eklemlenmesi idi. Bu noktada CHP de, sürdürülen çatışmalarla bir siyasal operasyona hedef durumdadır. Tekirdağ belediye başkanı ve CHP grup sözcüsünün açıklamaları referans alınarak açılan soruşturmalar, yine bazı CHP belediyelere İç İşleri Bakanlığı kanalıyla başlatılan soruşturmalar, 2019 seçimler süreciyle en etkili hamlesini yapmayı planlayan Erdoğan’ın, Türk hâkim sınıflarının sürecine denk burjuva siyaset sahasını dizayn etme çalışmalarıdır. Sürecin, AKP-Erdoğan iktidarının planları doğrultusunda gelişip gelişmeyeceği, sorunun bir yanı olsa da hedeflenen ve planlanan budur. Kuşkusuz, bu gerici çatışmalarda, sonuca nitelik verecek olan, tarihsel-sosyal gelişmeler ve bu gelişmelerin aktif hale getireceği güçler dengesidir.

Sonuçta, ister dönem dönem tartışılan erken genel seçimle, ister planlanan seçim tarihinde olsun, Türk egemen güçleri arasında, dengelerin çok yönlü değişmesi güncel bir durumdur. Uluslararası ve bölgesel ilişkilerde, “TC”ye, emperyalist güçlerin de baskılamasıyla, sosyal siyasal gelişmeler, ciddi politik “değişimler” dayatmaktadır. “TC”nin, AKP-Erdoğan iktidarı ile sürdürdüğü siyasetin yarattığı jeo-politik konum kaybına, Türk egemen sınıfları ve bağlantılı oldukları emperyalist güçler, farklı bir süreci yaratma arayışlarına gireceklerdir.  Bu da geçmiş dönemin “kırmızı çizgilerine” göre belirlenmiş tüm güç ilişkilerinin, burjuva gerici sahada da olsa değişimi anlamına gelecektir. İşte gelişmelerdeki bu eğilimi gören diktatör Erdoğan, AKP’yi de yerelden merkezi organlarına kadar, bu sürecin risklerine uygun yeniden dizayn  etmektedir.

Belediye Başkanlarının istifası, tam biat ve AKP’nin sürece uygun tekleştirilmesi operasyonudur!

Erdoğan’ın AKP’yi, tek adam diktatörlüğüne ve “Reis’in” hukukuna göre dizayn etmesi yeni başlayan bir süreç değildir. Bugün, Ankara, İstanbul, Balıkesir, Bursa AKP’li belediye başkanları özgülünde konu gündeme gelmiştir ama AKP’nin kuruluşunda ve sonraki iktidar sürecinde belirli “ağırlığı” olan kişilerin tasfiyesi yeni değildir. Abdullatif Şener, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik gibi, AKP’nin içindeki çatışmalarda “özgün bir rol” alacak kişiler, Erdoğan’a tam biat, tek partinin tek lidere bağlılığı anlayışı ile tasfiye edilmişlerdir. Bu tasfiyelerde ikili bir yön vardır. Tekleşen “TC” iktidarının sürecine uygun AKP’yi tekleştirmek, tek adam diktasını, AKP içinde de oluşturmak ve AKP içinde var olan çatlaklarda, bu farklı anlayışlara liderlik yapabilecek kişileri sindirmek ve itibarsızlaştırmak. Yoksa sorun, ak mı, kara mı?  Meselesinde, tasfiye edilen de tasfiye eden de AKP’nin kirli, yobaz, faşist hırsız ve yolsuz yüzleridir. Erdoğan’ın “metal yorgunluğu”, “millet nazarında itibar kaybetmiş”, “yolsuzluğa bulaşmış”, “hırsızlık yapmış”, nitelemeleriyle tasfiyeye “meşru” gerekçeler oluşturmaya çalışması, sadece tasfiyelerin arka planında yatan asıl nedenleri manipüle etme amaçlıdır. Bu anlamıyla ortada “mağdur” yoktur. Ezilen sınıfları, mazlum ulusal ve azınlıkları, ötekileştirilen inanç kesimlerini mağdur eden suçlular güruhunun, iktidar hırlaşmasındaki dalaşları söz konusudur ve Erdoğan avantajlı konumuyla AKP’yi faşist iktidar sürecine uygun dizayn etmektedir. Aslında “Reis”, bu süreci, daha sessiz ve derinden işletmek istemiştir. AKP içindeki derin iç çatışmaların gündeme gelmemesi ve AKP’nin itibarsızlaşmaması için, derinden gelen sessiz hamlelerle süreci atlatmak istemiştir. Ama tasfiye edilenlerin kamuoyunda bir “popülitesinin” bulunması ve Melih Gökçek ve Ahmet Edip Uğur somutunda yaşandığı gibi, tasfiye edilen bazı kesimlerin bu sürece diz çökerek itiraz etmesi, AKP içinde yaşanan “Reisin” operasyonunu ifşa etmiştir. Osmanlının selefi sultanlığını, sermayenin özgün tarihsel koşullarına göre şekillenen faşist diktatörlüğünde derinlemesine bir çizgi haline getiren Erdoğan, başkanı olduğu parti içindeki işleyişte de yine o çok övündüğü ecdatlarının yöntemlerinden feyiz almaktadır. “Fatih Kanunnamesi”ndeki gibi, tek adam olma seçeneklerini, potansiyel olarak taşıyan her kişi ve kesim, sindirilmeli, itibarsızlaştırılmalı, yaptırımlarla hizaya getirilmeli, olmadı siyasal olarak, daha da olmalı, fiziksel olarak kellesi alınmalı. Yani devlet-i aliye ve onun büyük sultanına tam biat etmeyenlerin katilinin vacip olması yetmez. O’na alternatif olabilecek odakların da kurutulması gerekir. Osmanlı’daki taht kavgasında, “Fatih Kanunnamesi” ile iktidar uğruna kardeşi, kardeş çocuklarını katletmeyi vacip kılan anlayış, bugün Erdoğan eliyle, faşist diktatörlük sürecine ve bu süreci sürdürmeye amade AKP içindeki hukuka yön vermektedir. Erdoğan özel olarak AKP de, genel olarak Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki faşist iktidarında süreci böyle işletmektedir. Yaratılan bu “korku imparatorluğu” ile öncelikle parti içinde alternatif olabilecek kişiler etkisizleştirilmekte, Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş vb. gibi kişiliklerle tam ve sınırsız biat kültürüyle yaratılan siyasal atmosferde, iç derin çatışmalar yaşayan AKP de, muhalefetin hareket alanını daraltmakta ve biat atmosferine yedeklenmektedir. Dikkat edilirse, AKP içinde derin çatışmalar olmasına karşın, iç muhalefet bir çıkış cesareti gösterememektedir. Göreceli ve dönemsel de olsa yaratılan bu atmosferle direk alakalı bir durumdur bu.

Belediye başkanlarının istifaya zorlanması da AKP içinde yaşanan bu süreçle alakalı bir durumdur. Tek adam diktatörlüğüne göre, yaratılan dizayn hareketi, özellikle 16 Nisan referandumu ve sonrasında toplum nazarında ciddi itibar kaybeden, oy kaybeden AKP, “yenilenme”, “temizlenme” görüntüsü ile, 2019 seçimleri veya daha erken yapılacak bir genel seçime “yeni” yüzlerle hazırlanmak istemektedir. Bu meselenin esasta yerel ayaklarda başlaması da tesadüfî seçilmiş bir durum değildir. İktidarın nefes borusu işlevindeki yerel yönetimlerde, AKP’nin yaşadığı konum kaybını, yine yerel ayaklardaki operasyonlarla geri kazanmak, her gerici siyasal iktidar gibi, AKP ve Erdoğan’ının da iradi olarak tercih ettiği bir politikadır.

Erdoğan’ın bu politika ekseninde, AKP’li Büyük Şehir Belediyeler dahil birçok belediye başkanlarını istifaya zorlaması ve rızalarıyla istifa etmezlerse bedelini ağır öderler demesi, “TC” hakimiyet sisteminin niteliği ve sistemin faşist karakteri açısından açık bir veridir. Son şaibeli seçimle koltuklarında yolsuzluk ve rant icra eden Melih Gökçek gibi kişilikleri, demokratik haklar adına gündemleştirmek, ilericilerin, aydınların, devrimci-demokratların politik argümanı değildir. Ezilenler ve sömürülenler açısından, faşist iktidarın tek adam diktatörlüğü ile geldiği noktayı ve mevcut sistemin faşist sınıfsal karakterini ortaya koyması açısından, gerici çıkar dalaşındaki bu ibretlik durum bir veri olarak alınabilir. Yine “seçimle gelen seçimle gider” muhalefeti de devrimci-demokrat ve komünist güçlerin politik hareket zemini değildir. Gerici burjuva seçimin anti demokratik, eşit olmayan koşullarına karşın, HDP milletvekilleri, belediyeler başta olmak üzere, ilerici, devrimci seçilmişlere, kayyumlarla, tutuklamalarla gerçekleştirilen operasyonlar, Türk hâkim sınıfları sisteminde, burjuva seçimleri zaten hükümsüz kılmıştır. Faşist diktatörlük, parlamento ve yerel seçim süreçlerini, burjuva içerikte dahi işlevsiz hale getirmiştir. Bu anlamı ile seçim tartışmaları üzerinden “halkın iradesi”, “demokratik haklar”, “hukuksal haklar” tartışması, sürecin niteliğine denk gelen karşı koyuş çizgisi değildir. Devrimciler ve komünistler, bu muhalefet çizgisinden öte, sistemle hesaplaşmaktadırlar.

AKP’de yaşanan kriz ve çatlak görünenden daha derindir!

Bu hesaplaşmada ilk elden çıkarılacak sentez, AKP, faşist diktatörlük koşullarına göre tekleşme operasyonları ile yıpranan imajını düzeltmek istemektedir. Ve bunu AKP ye çekilen baypas operasyonu ile yapmaktadır. İstifa eden veya Reisin belirlediği çerçevede görevine devam eden her belediye başkanı ya da AKP’nin bürokrasideki şahsiyetleri, her ne kadar “AKP içinde tam uyum ve başkanlarının verdiği görevlere riayet ekseninde dava adamlığından” dem vursalar da AKP içinde derin çatlaklar su yüzüne çıkmış bulunmaktadır.  İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Kadir Topbaş’ın, sitemkâr açıklamaları, Melih Gökçek’in, “mezarlık vazgeçilmezlerle doludur” niteliğindeki karşılıklı söylemler eşliğinde uzun süre istifa etmemekte direnmesi ve Balıkesir belediye başkanının “İrade-i Külliye” ile direnç gösterip en son AKP dahil görevinden istifaya zorlamayı kabul etmesi süreci ele alındığında, AKP içinde yaşanan çatışmalar görünenden de derindir. Ve Reis tamda seçimler arifesinde, AKP’nin bu durumunu, tekleşme ekseninde “çözmek” istemektedir. 

Tüm bu hesaplar aynı zamanda bir seçim hazırlığıdır. Erdoğan ve yanına aldığı düşük profilli şahsiyetler,16 Nisan referandumu sonuçlarını da dikkate alarak, bir hazırlık yapıyor ve partisini bu hazırlığa göre dizayn ediyor. İl ve ilçelerden başlayarak yerel yönetim ayaklarını kendi hesaplarına göre yapılandırmak, Erdoğan-AKP iktidarının bekasının teminatı olarak görülmektedir. Çünkü olası bir iktidar kaybı, Erdoğan ve güruhuna bedeli ağır olacaktır. Bunun için yerel ayaklardan AKP’yi dizayn ediyor. Elbette ki yerel ayaklara müdahale AKP’nin belediye ya da belde başkanı olduğu bölgelerle sınırlı değildir. HDP’nin ardından, CHP başta olmak üzere, tüm yerel ayaklar, hukuksuz ve uyduruk gerekçelerle etkisizleştirilecek ve seçimlerde hedeflenen sonuçlar için, devreye birçok oyun sokulacaktır.

1 Kasım, 16 Nisan seçimleri değerlendirildiğinde, yapılacak yerel ve genel seçimlerin nasıl bir seçim olacağı orta yerde durmaktadır. Burjuvazinin demokrasi oyunu olan seçimler, AKP-Erdoğan iktidarının elinde, burjuvazinin açık hile oyunlarına sahne olacaktır. Yani geniş alanları kapsayarak sürdürülen bu dizayn hareketleri, seçim mekanizmalarının dizayn edilmesi ile sürdürülecek ve koşulların lehlerine uygun olduğu bir anda seçime gidilecek. Yaşanan gelişmelerin yönü bu olasılığı öne çıkarmaktadır.

Bir Hint atasözündeki ifade gibi, “koltuğundan kalkmak istemeyenler de birilerini koltuğundan zorla kaldırmaya çalışanlarda altını kirletmiştir.”  Bu devrimci demokrat kamuoyu tarafından bilinen bir durumdur. Ama son kirli çatışmalarda tarafların ortaya attıkları dosyalar, birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmeleri sayesinde, geniş yığınlar da dönen kirli oyunları, yapılan yolsuzlukları, yandaş kesimlere peş keş çekilen sermaye ve mülkler konusunda bir fikir oluşturmuş durumdadır. Yapılan yolsuzluklarda dönen rant büyük olunca ve daha büyük rant kapılarına iştah kabartılınca, doğal olarak kapışmalarda büyük olmaktadır.  Bu anlamıyla, gerici egemen klikler arasındaki dalaş, tüm kapsamıyla burjuva siyaset sahasında ve kurumlarında derinleşerek devam etmektedir.

Her kliğin tıkanan bu iç süreçlerinden çıkış olarak gördüğü her yönelimi, her çalışmayı işlevsiz kılmak, bunların arasındaki çelişkileri derinleştireceği gibi, siyasal krizlerini de derinleştirecektir. Gidenin yerine kimin geleceği, seçimlerde hangi yüzün burjuva siyaset sahasında renkli yalanlar söyleyeceği, ezilen halkların bir kaderi değildir. İrade-i Reis’ten, İrade-i Külliye ye, gerici faşist iktidarın, sömürü ve talan düzenleri için ortaya koydukları her siyasal süreç, ezilen ve sömürülen halklara karşı harekete geçirilmiş zulüm iradesidir. Kapışmaları ve çatışmaları, bu zulüm ve sömürü aygıtlarına çıkarları için sahip olma dalaşlarıdır. Ezilenler bu gerici dalaşta taraf değildir. Uyanan, örgütlenen ve dövüşen ezilenlerin siyasal gücü ortaya çıktıkça, zorbalar asıl etkili iradenin hangi irade olduğunu anlayacaklardır. İşte o zaman “mezarlıklar vazgeçilmezlerle doludur” sözünün derinliğini anlayacaklardır.