21 Ocak 2018

OHAL “hukuku” faşist diktatörlüğün sınıfsal karakteridir!

Açık faşizm koşullarının “hukuku” olarak ele alınan OHAL, faşist diktatörlüğün iktidarını koruması için kurumsal bir politika olarak belirlenmiş durumdadır. “Büyük Reis’in” “zafer kürsüsüne” çevirdiği devlet erkânının tüm resmi konuşmalarında “memlekette huzur, güven ve sükun sağlanmadan bu süreç bitmez” naraları, bu kurumsal politikayı deklere etmektedir. “Sıfırdan başlanarak yeniden kurulacağı” ilan edilen devlet egemenliğinden söz edildiği bir tarihsel kesitte, siyasal, iktisadi ve ideolojik olarak süreç, faşist diktatörlüğün kurumsal dokusuna göre yeniden ele alınmakta; devlet, burjuva gerici siyaset ve tüm toplum buna göre dizayn edilmek istenmektedir. İşte OHAL böylesine kapsamlı faşist bir kuşatmanın “hukuku” olarak biçimlenmektedir. Komprador işbirlikçi tekelci egemenlik düzeninin, tarihin herhangi bir kesitinde karşı karşıya kaldığı iktidarını kaybetme korkusundan kaynaklı, kendi hukukunca aldığı bir önlemden öte, faşist bir iktidarın “yeniden” kurumsallaştırılarak, “bekasını” sağlama alma siyaseti olarak benimsenmektedir

HABER MERKEZİ(06.08.2017)- Sınıfsız Toplum İçin Halkın Günlüğü’nün 2.Sayısında yayınlanan ‘’OHAL ‘’HUKUKU’’ faşist diktatörlüğün sınıfsal karakteridir’’ başlıklı makaleyi takipçilerimizle paylaşıyoruz.

‘’Türk hâkim sınıflarının temsilcisi, “Büyük Reis” “üniformalı” Erdoğan’ın, OHAL’in uzatılacağını, kendi hukuksal işleyişini tanımadan önceden ilan etmesinin ardından toplanan MGK’nın “tavsiye kararıyla”, fiili olarak devre dışı bırakılmış Mecliste, göstermelik olarak AKP ve MHP’li vekillerin oylarıyla OHAL, dördüncü kez yeniden uzatıldı. Faşist diktatörlük temsilcileri ve kurumlarının, kendi hukuklarının işletip işletmedikleri, açık faşizm koşullarının hukuku olarak işletilen OHAL’in, Yasama, Yürütme erklerinin iradesi akabinde uzatılıp uzatılmadığı tartışması, sürecin niteliğini tayin eden bir tartışma olmadığı gibi, sürecin genel yönelimini analiz etmede, gündemi bulandıran bir tartışma olmaktan öte, bir anlam ifade etmemektedir. Bu anlamıyla, niteliği açık faşizm koşulları olan sürecin, faşist diktatörlüğün kendi erk kurumlarının hukukunu işleterek örgütlemesi, ya da fiili olarak başkanlık iradesini almış diktatör Erdoğan’ın talimatlarıyla hayata geçirilmesi, sürecin niteliği karşısında teknik bir tartışmadır. Türk hâkim sınıfları, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da açık faşizm koşullarıyla iktidarlarını ayakta tutmaktadırlar ve bunu, tek elde merkezileşmiş gerici bir irade ile tesis etmektedirler. Faşist diktatörlüğün siyasal sürecinin meşruluk zemini, dönem dönem bir maske olarak kullandıkları parlamentonun işletilip işletilmediği sorunu değil, temsil ettikleri gerici düzenin, ezilen ve sömürülen halklar karşısındaki konumlanış niteliğidir. Ve hangi biçimde olursa olsun, bu gerici faşist iktidar, hiçbir politikasında ve bu politikayı uygularken temel aldığı hukuksal zeminle, meşru değildir, gericidir ve vahşidir.

Açık faşizm koşullarının “hukuku” olarak ele alınan OHAL, faşist diktatörlüğün iktidarını koruması için kurumsal bir politika olarak belirlenmiş durumdadır. “Büyük Reis’in” “zafer kürsüsüne” çevirdiği devlet erkanının tüm resmi konuşmalarında “memlekette huzur, güven ve sükun sağlanmadan bu süreç bitmez” naraları, bu kurumsal politikayı deklere etmektedir. “Sıfırdan başlanarak yeniden kurulacağı” ilan edilen devlet egemenliğinden söz edildiği bir tarihsel kesitte, siyasal, iktisadi ve ideolojik olarak süreç, faşist diktatörlüğün kurumsal dokusuna göre yeniden ele alınmakta; devlet, burjuva gerici siyaset ve tüm toplum buna göre dizayn edilmek istenmektedir. İşte OHAL böylesine kapsamlı faşist bir kuşatmanın “hukuku” olarak biçimlenmektedir. Komprador işbirlikçi tekelci egemenlik düzeninin, tarihin herhangi bir kesitinde karşı karşıya kaldığı iktidarını kaybetme korkusundan kaynaklı, kendi hukukunca aldığı bir önlemden öte, faşist bir iktidarın “yeniden” kurumsallaştırılarak, “bekasını” sağlama alma siyaseti olarak benimsenmektedir. Türk hâkim sınıflarının mevcut siyasal iktidarı Erdoğan-AKP diktatörlüğü, bu süreci örgütlemede, eline geçtiği tarihsel fırsatları etkili kullanmak istemekte, burjuva gerici klik çatışmalarında elde ettiği avantajlı pozisyonunu kullanarak, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleri başta olmak üzere, tüm toplumsal dinamiklerin özgürlük arayışları üzerine karabasan gibi çöken faşist diktatörlüğün “bekasını” garanti altına almak istemektedirler. Erdoğan-AKP iktidarı açısından bu tarihsel fırsatın miladı, 15 Temmuz darbe girişimi olmuştur.

 15 Temmuz darbe girişimi, tarihsel, siyasal ve ideolojik olarak aynı kökün dalları olan ortakların, gerici burjuva çıkarlarındaki iktidar hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşmadan “galip” çıkan Erdoğan-AKP iktidarı, temsil ettiği kliğin çıkarlarına geri yığınları entegre ederek elde ettiği avantajı, toplumun her alanına karşı kullanmaktadır. “Demokrasi bayramı” olarak kutlanan 15 Temmuz darbe girişimi yıldönümü, darbeyi gerçekleştiren güçlere karşı duruştan öte, özgürlük ve demokrasi isteyen, emeğine sahip çıkmaya çalışan, ulusal ve inanç kimliğini yaşamak isteyen, ekonomik, demokratik, akademik haklarını faşist uygulamalara karşı korumaya çalışan toplumsal ilerici dinamiklere karşı bir gövde gösterisine dönüştürülmesi, bu sürecin asıl hedefini bir kez daha ortaya koymuştur. OHAL süreciyle, Kürt ulusu, aleviler, aydın, devrimci demokrat kurum ve kişiler, işçi sınıfı ve kamu emekçilerine karşı daha da pervasızlaşan kapsamlı saldırıları referans alarak “demokrasiyi savunmak için tüm millet seferberliği sürdürmeli, yürütülen temizlik harekâtı desteklenmelidir!” çağrıları, ezilen ve sömürülen halkları kıyımdan geçirme nutuklarıdır. Şölenler, gösteriler, nöbetler, tehditler, intikam yeminleri, ecdatlarının bin yıllık “başarıları” ile birleştirilmiş ve ırkçı-şöven politika ile geri kitlelere manipüle edilmiş bu süreçte, hak, özgürlük, eşitlik, insanca yaşam gibi talepleri ifade eden tüm toplumsal dinamikler hedef haline getirilerek, Osman Gazi, Sellahaddini Eyubi, Yavuz Selim ve tüm bunların sentezi olarak “Milletin başkumandanı”, “Demokrasinin büyük savaşçısı” olarak Erdoğan, sürecin karakteri olarak “bayraklaştırılmıştır.” Bu sıradan bir tarih okuması değil, Erdoğan-AKP iktidarının, yarattığı faşist kuşatmayı, ideolojik, askeri, politik ve iktisadi olarak toplumsal dayanağıyla derinleştirme siyasetidir. OHAL süreci, derinleşen ve kurumsallaştırılmaya çalışılan açık faşizm sürecinin politikası olarak, Türk hâkim sınıfları tarafından belirlenmiş bir süreçtir. Ve bu süreçle hedeflenen, OHAL hukuku kalıcı hale getirilerek, bir iktidar politikası olarak uygulanmak istenmektedir. Yani, Türk hâkim sınıflarının faşist karakteri, siyasal-iktisadi zemini ile birlikte, açık faşizm koşullarıyla kalıcı bir statü haline getirilmektedir. Bu anlamıyla OHAL’in kavram olarak kalkması ya da kalkmaması, faşist iktidarın niteliği bağlamında çok anlam ifade etmemektedir.

OHAL’in ekonomik karakteri ve komprador işbirlikçi tekelci sermayenin merkezileşme hamleleri!

Sermaye devleti, özgün tarihsel ve toplumsal koşullarda, sermayenin ihtiyaçlarına göre, farklı işleyiş tarzlarına sahip siyasal biçimler almaktadır. Faşizm, askeri diktatörlük, burjuva parlamentarizm, başkanlık ya da yarı başkanlık sistemi gibi siyasal burjuva iktidar nitelikleri, sermayenin hareketine ve çıkarlarına göre, toplumsal koşulları denetim altına alma, sömürme biçimleridir. Burjuva veya farklı sınıfsal karakterli gerici iktidar biçimlerinin tarihsel rollerinin özü budur. Gerici sınıfların, iktisadi niteliği, siyasal iktidarının niteliğini de tayin etmektedir. Bu anlamıyla her siyasal süreç, burjuva iktisadi sürecin tezahürüdür. Burjuva veya onun ittifakı konumundaki gerici sınıfların iktidarları, sınıfsal karakteri gereği artı değere el koyma, toplumsal üretim ilişkilerinin tarihsel olarak somutlanan biçimlerine göre niteliğini tayin etme ve sermaye gruplarının iktidar bloğundaki konumlarına göre siyasal eğilim belirleme biçiminde özgün süreçlerini örgütlemektedirler. Türk hâkim sınıflarının, Erdoğan-AKP diktatörlüğü eliyle işlettikleri süreç, söz konusu iktisadi sürecin işleyişi akabinde belirlenen bir süreçtir. Yani OHAL’in bir sınıfsal karakteri vardır ve bu siyasal karakter, iktisadi olarak komprador tekelci işbirlikçi sermayeden niteliğini almaktadır. Faşizm, bu iktisadi karakterin bir yönetim biçimidir.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Erdoğan-AKP diktatörlüğünün gerçekleştirdiği “sivil” darbe ve bunun hukuku olarak işletilen OHAL, süreklilik kazanan bir nitelikte, yürütme erkinin yeni yasal güce kavuşturulması ekseninde ilerlemektedir. Kanun Hükmünde Kararnamelerle, askeri, sivil bürokrasi, yargı, yasama gibi devlet kurumları dizayn edilirken, temel hak ve özgürlükler, devrimci-demokratik kurumlar, muhalif toplumsal dinamikler, akademisyenler, zulüm altındaki ulusal ve inançsal sosyal kesimler, ezilen-sömürülen halklar ve onların devrimci-demokratik önderlikleri, “tek elde” merkezileşmiş iktidarın sınırsız tasarruflarıyla pervasız bir baskı altına alınmış durumdadır. Bu kapsamlı faşist kuşatma, Türk egemenler sistemi açısından yeni değil ama pervasızlığı ve fütursuzluğuyla yeni bir süreçtir. Tüm bu uygulamalar, ekonomik alanda da yapılan baskıcı müdahalelerle, iktisadi-siyasal yönelim konseptini birleştirmektedir. OHAL koşulları ile devletin tüm kurumlarıyla yenilenmeye çalışılması, “olağan üstü” bir iktidar modeline, yani açık faşizm koşullarının sürekli bir iktidar biçimi olarak uygulanması anlamına gelmektedir. Yani Jean-Claude Paye’nin tanımıyla, “yasa düzeyinde bir diktatörlüğün oluşturulması” Erdoğan-AKP diktatörlüğünün siyasal ve hukuki formatıdır.

Diktatörlüğün bu siyasal ve hukuki formatı, “suçlu”, “suçsuz” ayrımını ortadan kaldırarak, potansiyel olarak iktidarları için risk görülen tüm toplumsal dinamiklerin, muhalif kesimlerin, baskı, şiddet ve katliamlarla susturulmasını içerirken; iktisadi alanda, işçi sınıfı ve emekçilerin demokratik-ekonomik haklarına karşı geliştirilen pervasız saldırılar, kutsallık biçilen özel mülkiyete yönelik müdahaleler, hâkim komprador işbirlikçi sermayenin çıkarlarına göre yaygınlık kazanmış durumdadır. KHK’lerle TMSF’ye devredilen şirketler, el konulan maddi varlıklar, yine olağanüstü hâl döneminin icraatı olarak özel hükümlerle Türkiye Varlık Fonuna devredilen mülkiyet, hâkim işbirlikçi komprador tekelci sermayenin, diğer sermaye guruplarını denetimine alma ya da kendi iktisadi ilişkilerine entegre etme politikalarıdır.

OHAL’in burjuva parlamentoyu devre dışı bırakarak, fiili başkan Erdoğan nazarında yürütmenin, sermayenin çıkarlarına göre hızlı ve tek elden bir hukuk işletmesi, tüm sermaye gurupları tarafından tam destekleneceği anlamına gelmez. Bu her büyük sermaye gurubunun çıkarlarına göre belirlenen bir durumdur. Büyük sermaye gurupları arasındaki “göreceli” farklılaşma, yine sermayenin çıkarları ekseninde doğru ele alınmazsa, bugün somut olarak TUSİAD özgülünde gündemleşen bazı itirazlara ilerici rol biçmiş olacağız ki, bu sermayenin doğasını anlamamak olur. Hâkim sınıfların egemenlik aracı olan devletin, sermayenin çıkarlarına göre kurumsallaşması ve politik yönelimi ile büyük sermayenin tekelleşme sürecini derinleştirmesi somut bir durum iken, bu sermaye gurupları arasında tam “uyum” sağlayacağı anlamına gelmez, aksine kendi düzleminde gerici bir çatışmayı koşullayan bir rol oynar. Yakın zamandaki birkaç örnekle bu durumu açıklamak yerinde olacaktır. Yaşanan rejim krizine çözüm arayan büyük sermayenin tüm gurupları, 16 Nisan referandumuyla, başkanlık sistemine “yeşil ışık” yakmışlardı. Özünde bu durum, kendi egemenlik aracı olan devlet iktidarının siyasal karakterine uygun sürdürülebilir olmasına dair ortaklaşmaydı. Bu genel uyum içinde TUSİAD’ın çekinceleri, devletin niteliğine ilişkin farklılık değil, Batı tipi kapitalist piyasaya adaptasyon, ekonomi politikaları, yaratılan artı değere hangi yollarla el konulacağı konulu başlıkların belirlediği çekincelerdi. “AB’ye üyelik”, “hukuk devletinin üstünlüğü”, “bağımsız yargı” sloganları, bu başlıklara dair var olan kaygıların manipülasyonuydu. Gelişmeler bazı sermaye guruplarının iktisadi-siyasal güçlerini palazlandırırken, bazı büyük sermaye guruplarının kaygılarını büyütmüştür.

Çünkü “büyük sermaye”, komprador işbirlikçi tekelci sermaye olarak, sadece ulusal değil aynı zamanda uluslararası emperyalist sermayeyi içermektedir. Pazar hâkimiyeti, sömürü ağı, serbest hareket etme hedefi bağlamında, tek bir eğilim olarak temsil edilmez. Her sermaye gücünün birikim modeli, sınıf iktidarı olan devlet politikaları, sömürü ve artı değere el koyma biçimleri, zenginlik kaynaklarına sahip olma hedeflerine dair değişik çıkarları ve bu çıkarlarının özünü belirlediği rekabetin direnç noktaları vardır. Bu gerici çıkarlar, belirlenen iktidar modeli içinde “uzlaştırılmadığı” zaman, çelişkiler derinleşir, çatışmalar kaçınılmaz olur. Bugün TUSIAD, TOBB vb. sermaye kurumları üzerinden gündeme gelen çatışmalar, bu merkezli çatışmalardır. Sürekli OHAL ile yönetilen Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, TUSIAD ve Avrupa merkezli emperyalist sermayenin itirazları, “özgürlük”, “hak”, “hürriyet” temaları, toplumun refah ve ekonomik-demokratik haklarına karşı olan duyarlılık değil, kendi özel mülkiyetlerinin ve sermayelerinin çıkarlarına dair güvence arayışlarıdır. 16 Nisan’dan sonra TÜSİAD Başkanı'nın yabancı yatırımlara ilişkin “OHAL koşulları devam ettiği müddetçe Türkiye’ye gelemeyeceklerini duyuyoruz” ve yine aynı tarihlerde süren 29 kamu-özel sektör projesinin 16’sında bulunduklarını belirten Avusturya menşeli Doka’nın 60 milyon avroluk yatırım için “OHAL’in kalkmasını bekliyoruz” açıklamaları hem bu güvence arayışlarının hem de sermaye guruplarının karşılıklı dalaşında kendilerine alan açma çabalarıdır. Bu durum büyük sermaye gurupları arasında çatışmalı durum yaratmakla sınırlı kalmamakta, uluslararası sermaye güçleriyle de çatışmalı olarak yürümektedir. Çatışma sadece Pazar dalaşı ve pazara hâkim olma biçiminde değil, bazı sermaye guruplarının sermayesini iktisadi sahadan çekmesiyle de sonuçlanmaktadır. Bunun somut karşılığı, iktisadi bunalım ve krizdir. OHAL sürecinde, TL’nin döviz karşısındaki büyük değer kaybı, reel ekonomide yaşanan daralma, artan işsizlik, gibi veriler, OHAL koşullarında çatışan sermaye guruplarının Türk hakim sınıflarının ekonomisinde yarattığı büyük gediklerdir.

Özcesi, OHAL hukuku ile bir yandan büyük komprador tekelci işbirlikçi sermeyenin daha da merkezileşmesini sağlanırken, -ki bu süreç çatışmasız değildir- diğer yandan, çalışma koşullarında yapılan değişikliklerle, işçi sınıfı, emekçi halklar kapsamlı bir sömürü ve baskı girdabına alınmaktadır. Ki OHAL hukukunun ana eksenini bu teşkil etmektedir. Emek ve tüm toplumsal değerlerin sömüren sınıfların hizmetine sunmak ve buna karşı geliştirilen en sıradan meşru itirazı, zindan ve katliamlarla, sokak kuşatmalarıyla bastırmak ve bunu “yasal” bir kılıfa uydurmak… Grev yasaklarıyla övünen Erdoğan, sermaye çevrelerine, onların çıkarları için döktüğü kanların, aldığı canların hiçbir utancını yaşamadan, büyük bir görev aşkıyla, “Bu OHAL olmamış olsaydı bu kadar rahat, huzurlu olarak bu adımlar atılamazdı. OHAL’in sınırlarını da Batılıların çizmiş olduğu çizgiler içerisinde belirlemeyiz” ve “Yatırımcıları, girişimcileri özellikle de uluslararası sermayeyi kalkınmamızda temel unsur görüyor ve değer veriyoruz.” biçiminde seslenirken, “döktüğü kanın, daha da dökeceği kanın” teminatı olarak, sömürücü sınıfların “lütfüne” sunuyordu. İktisadi ve siyasal olarak, faşist diktatörlüğün bu hedefleri göz önüne alındığında, OHAL gerici iktidarın, kendi iktidarını korumak için zorunlu ele aldığı bir modeldir. Tüm hamlelerine karşın, egemen güçler arasında derinleşen çatışmalar, iktisadi ve siyasal olarak süreklileşen kriz ve bunalım koşulları, baskılarla katliamlarla, susturulamayan Kürt ulusunun, devrimci ve komünist güçlerin, derin hoşnutsuzluklarla homurdanan toplumsal sınıf ve katmanlarla birleşme eğilimi, faşist diktatörlüğün uykularını kaçırmaktadır ve açık faşizm koşullarıyla ayakta durmaya çalışmaktadır.

OHAL’e karşı mücadele, tüm türevleriyle burjuva iktidarlara karşı mücadeledir

Erdoğan-AKP diktatörlüğünün “vatana ihanet” söylemiyle giriştikleri kapsamlı saldırı, 15 Temmuz darbe girişiminde bulunan gerici güçlerden öte, gerici iktidarın geliştirdiği işkenceye, baskıya, hak gasplarına direnen tarihsel mücadelelerle toplumsal sınıf ve katmanların elde ettiği meşru haklarını korumaya çalışan, grev, örgütlenme, ekonomik-demokratik haklarını isteyen; Kürt ulusu başta olmak üzere, ezilen ulus ve azınlıklar üzerinde bir devlet terörü olarak estirilen  katliam, kültürel soykırım, milli zulme karşı çıkan, Aleviler başta olmak üzere, her türlü inanç baskısını kabul etmeyen, toplumsal yaşamın her düzeyine, (çalışma sahaları, eğitim kurumları, kamu alanları, spor aktiviteleri vb.) cihadist-dinci gericiliği pompalayan Erdoğan-AKP operasyonlarına itiraz eden herkese karşı bir sindirme ve susturma operasyonlarına dönüşmüştür. Geri kitleleri bu gerici süreçlerinin dayanağı haline getirerek, “demokrasi nöbetleriyle”, “zafer nutukları” attıkları, övündükleri icraatları, bu kapsamlı faşist saldırılardır. Kuşkusuz bu saldırılar, faşist iktidarın niyeti ile sınırlı olarak belirlenmemekte, siyasal-iktisadi niteliğin ihtiyacı olarak gündeme gelmektedir.

Egemen güçler arasındaki derin çatışmalar akabinde, istikrarsızlık, karmaşa ve bulanıklıklar dönemi yaşayan siyasal iktidar, bölgesel ve uluslararası alanda yaşanan gerginlik, emperyalist ve bölgesel gerici güçlerle yaşadığı çelişki-çatışma, ağırlaşan devlet içi çatışmalarla, hâkim iktidar için çözümsüzlük açmazını büyütmektedir. Bu çözümsüzlük, faşist iktidarın niteliğini belirleyen iktisadi-siyasal konjonktür zemininden beslendiği gibi, faşizm iktidarının bekası için “çözüm” olarak tüm topluma dayattıkları, daha fazla baskı, daha fazla yasak, KHK’lerle, tüm toplumsal muhalif dinamiklerin sosyal-ekonomik-demokratik haklarını şiddet ile ortadan kaldırma, polis zoru, ağır silahlarla özel olarak donatılmış paramiliter güçlerle sürek avı gerçekleştirme pervasızlığı olmuştur.

Tüm bu faşist icraatlar, toplumsal muhalefeti sindirme, devrimci ve komünist önderlikler başta olmak üzere, her bir sosyal düzeydeki muhalif önderlikleri, kişi ve kurumlar bazında tasfiye etme, işçi sınıfı ve emekçileri hak arama mücadelesinde grev yasaklarıyla, TİS yasaklarıyla silahsız bırakma, Kürt ulusunun özgürlük özlemini, tarihin en kanlı kuşatma seferleriyle boğma ve bura üzerinde elde ettiği sonuçla, “diktatörlüğe biat eden, insani iradeden yoksun bir yığın kütlesi” derecesine düşürülmüş toplumu yönetme histerisinin sonucudur.

Tüm toplumsal muhalefeti, önderlikleri ve potansiyel kitle tabanıyla, diktatörlüğe tahkim etmeye odaklanan faşist iktidar ve onun temsili Erdoğan AKP’si, siyasal, ekonomik, ulusal, kültürel, sosyal, sanatsal, her türlü faaliyet ve hareketi yasaklar kapsamına almaktadır. Dört elle sarıldıkları OHAL ve KHK’lerle gerçekleştirdikleri kapsamlı saldırılar bunlardır. Munzur Festivali, Ovacık Sanat Festivali gibi sosyal aktivitelere getirilen yasak, bu konuda en çıplak örnektir. Tabi ki faşist diktatörlüğün emekçi halklara, işçi sınıfına, Alevilere, Kürtlere, Ermenilere ve diğer uluslara mensup halklara düşmanlığı OHAL ile başlamadı. Bugün sadece farklı olan, OHAL ile daha fütursuz, daha saldırgan ve kuralsız olmasıdır. Faşist tek adam diktatörlüğünü tahkim edebilmek için, komprador işbirlikçi tekelci sermayeye hizmette tüm sınırları alt üst eden Erdoğan ve AKP, toplumsal muhalefeti sindirmek için kuralsız zorbalık uyguluyor.

Toplumsal gelişimin yasaları, sınıf mücadelesinin kuralları ve tarihsel devinim göstermiştir ki, bu böyle sürmeyecektir. En karanlık kuşatmalarda, en cılız sesle susmayan ezilen halkların gerçekliği, zulüm ve zorbalığın derinleştirdiği toplumsal çelişkilerle birleşerek, zorbalığın en yıkılmaz denen kalelerini temelinden sarsan güçlü sese dönüşecektir. Hâkim sınıfları özünde korkutan budur. Çünkü açmazları derin, çelişkileri çeşitli ve keskin, ırkçı, Sünni-İslamcı, milliyetçi propagandalarla kendi gerçek taleplerinden uzaklaştırarak kirli siyasetine yedekledikleri kitle tabanına dahi güvensiz oldukları kadar, objektif olarak devrimci muhalefetin toplumsal zeminin güçlendirmektedirler. Tam da burada, devrimciler ve komünistler açısından görev ve sorumluluk büyüktür. OHAL’e karşı mücadele zeminine hapsolmuş, OHAL yasalarının uygulamalarının mağduru olma ekseninde toplumsal tavrını muhalif olarak ifade eden tüm güçler dahil, genel toplumsal muhalefeti, derinleşen toplumsal hoşnutsuzluğu, faşizmin tarihsel ve özgün koşullara göre şekillenmesi olan iktidarlaşma biçimlerinden genel karakterine karşı bir mücadele hattı örmek, ivedi bir görevdir. Somut talepler ve somut mücadele araçlarıyla günü yakalamak ve bu taktik üzerinden faşizmi alt edecek stratejik mevzilerle bütünleşmek, her zamankinden daha fazla olanaklıdır. OHAL e karşı mücadele, sınıf karakteri OHAL hukuku olan gerici siyasal iktidara karşı mücadeledir. Toplumsal koşullar, en ufak bir kıpırtının dahi, toplumsal muhalefetin büyük devinimler yaratan gücünü mayalamaktadır. “Korku imparatorluğunun” en büyük paniği budur’’.