15 Aralık 2017
%PM, %23 %584 %2017 %13:%Eki

Kürtlerin Aşk, Ateş Ve Çığlığı: Dılo Mehmet Uzun

O artık Mehmet Uzun’dan Dılo Mehmed Uzun’a yürüyüşte, yani yürek insanı, aşk insanı olmak için adımlarını hızlandırdı. Bugünlerini de, “evimde gece sabahlara kadar oturuyor düşünüyor ve yanlızlaşıyordum. Kar altındaki ağaçların beyaz gelinlik giyercesine süslenmiş halleriyle oyalanırdım. Bir kelimenin karşılığını bulamaz, saatlerce kendimle uğraşır en sonunda telefonla hep sığındığım, var olduğum Diyarbakır’ı arar dostlarımdan öğrenirdim”  diye anlatıyordu

11 Ekim 2007 tarihinde yaşamını yitiren Kürt edebiyatının usta isimlerinden Mehmet Uzun’u ölümünün 10.Yılında saygıyla anıyoruz.

HABER MERKEZİ(23.10.2017)-M. Oruçoğlu, 70’lı yılların başında Siverek’te faaliyet yürütürken yörede saflara ilk katılan ve en ileri  kadrolardan birsinin de Mehmet Uzun olduğunu anlatmıştı. Hareketin Vartinik baskınıyla ağır kayıplara uğradığı yıl içinde Diyarbakır’daki tutuklananlar arasında Mehmet Uzun da vardır. İçerdeki yıllarını anlatırken; “koğuşta kaçakçı yaşlı bir Kürt vardı. Koluna yazdığı Kürtçe yazı henüz görülmediğinden içerideki en büyük telaşesi ne yapıp edip bu yazıyı yok etmekti. Çaresini bulmuştu. Jiletle olduğu gibi derisini kazıyarak kanlarla birlikte derisinden, yazıyı çıkardı. Ürpererek seyrettim. Acının, korkunun derinliklerine inmeye başladım. Kacakçı, kelle koltukta, mayınlı dağlarda can havliyle ekmek uğruna ölümlere gidip gelen bu insan korkmuyordu. Oysa şimdi esir düşmüş bu yoksulun en büyük korku kaynağı kendisinin ana diliydi” diyordu.

Koğuşta çaylı, voltalı sohbetlerin birisinde Musa Anter “bak görüyorsun Kürdün halini. Senin Kürtçen de iyi, bu dilin yaşaması için Kürtçe yazmaya çalış” demiş Mehmed Uzun’a. Belki de onun zihnindeki ilk ateşi Musa Anter yakmıştı. Dışarı çıktığında Kürtlerin çığlığının peşine düştü. Takipler, kovalamacalar ve sonu belirsiz karanlıklar sonucu  da artık sürgün  yollarındaydı. Birçok Kürt aydının sığınacağı liman haline gelen İsveç onun da yeni evi oldu. Bol hatıralı, sigara dumanın buğusu altındaki mülteci sohbetleri onun içinde biriktirdiği kıvılcımları habire tetikliyor, onu yazmaya teşvik ediyordu. Kendini tekrar eden ve gittikçe bitmeye doğru yol alan bu mülteci yaşamını anlamlı kılmanın başkaca da yolu gözükmüyordu zaten. Kürtçe roman yazacağım dediğinde ise en yakınları bile onla alay etmiş, ukalalıkla suçlamış, deyim yerindeyse tecrit bile etmişlerdi.

O artık Mehmet Uzun’dan Dılo Mehmed Uzun’a yürüyüşte, yani yürek insanı, aşk insanı olmak için adımlarını hızlandırdı. Bugünlerini de, “evimde gece sabahlara kadar oturuyor düşünüyor ve yanlızlaşıyordum. Kar altındaki ağaçların beyaz gelinlik giyercesine süslenmiş halleriyle oyalanırdım. Bir kelimenin karşılığını bulamaz, saatlerce kendimle uğraşır en sonunda telefonla hep sığındığım, var olduğum Diyarbakır’ı arar dostlarımdan öğrenirdim”  diye anlatıyordu.

İlk kitabı Tu(Sen)’nun  Kürtçesi başarısız olur. Onu tecrit eden, yalnızlaştıran dostları alaya alır, yardımdan, destekten ziyade adeta yarenlik konusu ederler. Uzun boylu, zarif bu insan bir yandan çok yaralansa da attığı adımın arkasını getirecek tutkuya da sahiptir. Melaye Ceziri, Feqiye Teyran, Ehmede Xani’den aldığı esinle klasik Kürt edebiyatının pencerelerinden modern Kürt edebiyatının pencerelerini aralamaya başlar. İşi zordur. İğneyle kuyu kazacak, derinlerdeki, üzerine ölü toprağı serpilmiş bir dilin edebi derinlikerine inme cüretini göstermesi gerekiyordu. Bugüne kadar yapılmamış bir işin başlangıcına girişmek elbet zordu. Bir dahaki başarısızlık bu narin, mazbut insanı romanlarındaki sinik, susmuş insanlar gibi belki de onu bir inzivaya gönderecekti. Mehmed, bir başka deyimle Dılo Mehmet Uzun kendisi gibi mağlupları, yenilmişleri, sürgün yollarına düşmüşleri konu alan romanları ardı ardına yazmaya başladı. Tarihler farklı, kaderler aynı. Okuyucu afallar aynı şeyleri okur gibi düşünür, farklılık arzusundan Dılo Mehmed’i suçlarlar. Oysaki Kürt’’ün tarihteki ortak kaderi buydu. Onu başlangıçta hafife alanlar bu kez de, gariptir ama, alkışlamaya başlarlar

Aşk, çığlık, ateş ve sürgün
Dicle’nin Yakarışı’nda, Cizre Botan’da Mir Bedirxan önderliğinde büyük bir Kürt dirilişiyle karşı karşıyasınız. Cizre kalesinin karşısında, ünlü şair Melaye Ceziri’nin de eğitim gördüğü, eğitmenlik yaptığı, ve  hatta Melaye Ceziri’ye öğrencilik yapmış olan şiir ve divanıyla tanınan, esasında bir halk dengbeji olan Feqiye Teyran da burada okumuştu. Yaygın bir söylentiye göre, Mem Alan Destanı’nı manzum bir esere dönüştürüp ondan Mem u Zin adında bir şaheser yaratan, kitapları özellikle Nabara Bickan (çocukların yeni baharı) çocuklar için ders kitabı olarak okutulan ünlü şair Ehmede Xani de burada okumuştu. Kürt Rönesansının diyarı Medrasa Sor’da (Kızıl Medrese) onlarca Kürt genci Kürt divanı ve edebiyatı, musikisiyle ilgilenmekte, eğitimcileriyle birlikte orada yatıp kalkmaktadırlar. Medrasa Sor’a yakın yerde, Mir Bedirxan’ın kasrında belirli aralıklarla geceleri  eğelenceli şölenler düzenlenirdi. Sesleri birbirinden güzel dengbejler stranlar, klamlar söyleyerek eğlencelere renk katardı. Yeşil dağların eteklerinde, koyun sağmakla meşgul renkli fistanlı Berivan kızlar, çobanlar, Ermeni zanaatkar ve Asuri halk ve coğrafyanın değişik renkleri adeta belirli aralıklarla düzenlenen bu dengbej gecelerini  iple çekiyordu. Bunlardan biri de var ki adı sanı bilinmeyen yoksul bir kömde sidikli bacısı Gülizar’la birlikte kalan, çobanlık yapıp koyun sağan, Berivan kızlara biliğini gösteren Yezidi Bıro veya Kör Bıro veya Bıro Drej, Dengbej Uzun Bıro vardır. Kör Bıro babası alim olup Mir Bedirxan’in danışmanı olan Mam Seyfo beyin oğlu,  Ermeni Mıgırdıç yani Mıgo ile  arkadaştır.Yoksulu ve zenginiyle adeta iç içedir Cizire. Bıro, Mıgo’suz yapamaz, Mıgo da Bıro’suz. Cizre, Botan dağlarında sesi yankılanan Dengbej Bıro’u yu dinleyen alim Mam Seyfo onu Mir Bedirxan’ın kasrındaki dengbejler divanına götürür. Kadınların renkli giysiler ve süslü kofiklerle geldiği bu şölene erkekler de Selü sepik’lerini giyerek gelmişler, her defasında olduğu gibi adeta bir bayram yerindeydiler. Sırasıyla türkülerini söyleyen dengbejlerin ardından Kör Bıro’nun sesini diğer dengbejler kıskançlıkla dinlerken Mir Bedirxan da onun yanık sesini dinleyerek, uzun burunlu, bu kör adamı Medrasa Sor’a alın der. Bıro için yeni bir hayat başlamıştır. Geçimi garanti altına alınmıştı. Fakat o yeni arayışların peşindedir. Bundan sonra Mam Seyfo’nun sarayı andıran evine elini kolunu sallayarak girecek, orada yemeklerini yiyecek, Migo’nun kız kardeşine rahatlıkla bakacaktı. Aşık değildi ama olsun, Bıro için ciddi bir değişiklikti bu. En büyük değişiklik ise Mam Seyfo’nun ünlü kütüphanesini görmesi idi. Kürt tarihi, Ermeni tarihi ve bilinmez daha nice gizli şeyler vardı burada. Mam Seyfo habire okuyup Mir Bedirxan’la ciddi tartışmalara girişerek geleceğin projeleri üzerine tartışmalar yürütürken, kitaplara dalan Bıro’yu cezbeden ise Güney Kürdistan’dır. Dicle’nin karşı yakası, az öteler, onların başka öte yeri, parçalanmış coğrafyanın bir başka yangın yeri, ama oraya nasıl gidilecekti. Uzun uzadıya süren tartışmalardan sonra Dengbej Bıro arkadaşı Migo ile birlikte özlemini çektikleri yeri Mam Seyfo’ya açıklar. Ucu ölümle bitebilecek bu yolculuk için Mam Seyfo’nun araştırma, öğrenme merakıyla dolu bu iki gence diyecek hiçbir şeyi yoktu. Gidin, görün dedi. Migo, Bıro ve  köpeği Garzan ile birlikte bir salla Dicle üzerinde yola çıktılar. Orası gizem doluydu. Güneşe tapan Yezidiler, başka bir çok inanç yan yana idi. Dicle’nin azgın sularında Migo ve Bıro’nun savrulup yok olma tehlikelerini bir kenara  bırakalım. Güney Kürdistan’da görünen manzara, ateşi ve güneşi kutsayan Kürtler, diğer Kürtlerin zulüm ve saldırılarıyla karşı karşıyadır. Ateşin ve güneşin diliyle yanıp tutuşan Yezidi Kürtleri diğer Kürtler dağlara sıkıştırıp ölümlerden ölüm beğendirirken, Kuzeydeki Kürtler de hiç farksız değillerdi.

Dılo Mehmed Uzun; ihanetin, dağılmanın, kırılmanın pencerelerini aralayarak Kürtlere birşeyler gösteriyordu. Sesi dağlarda yankılanan Bıro adeta Feqi Teyran gibi kendisini gösterir. Botan’nın bir kesmine, Osmanlı’nın kışkırtması ve Hıristiyanlık düşmanlığıyla yürüyen Kürtler, Yezidileri yerle bir ederek kendi halkının kadim bir parçasını kılıçtan geçirip  büyük bir “zafer”le geri dönerken, Bıro dağın eteğinde Yezidi Ester’i, yani Ster’i, bir diğer adıyla yaralı Yıldız’ı buldu. Evinde sakladı, yaralarını sardı, aşık oldu. Ama Kürt beyleri Ester’i Bıro’nun evinde buldular. Tecavüz edilmiş, hançerlenmiş, sesini yitirmiş bu kadın, köle tacirlerine verilirken ünü Kürdistan’ın diğer parçalarına da yayılan Dengbej Bıro da ünlü Cizre zindanına tıkıldı. Kürd’ün ulu çığlığının zindana tıkılmasına ne Mir Bedirxan ne hanımı Ruşen hanım ne de Yezdinser razı değildi. Ne ki Kürdün katı töreleri bunu emrediyordu. Kürdün çığlığı zindandan yükselirken aşkı ise göç yollarında köle tacirlerinin elindedir.
Aşk, ışık, ateş, ihanet, ses ve ihtiras  kendini  aramaya başladı

‘’İran ile anlaşan Osmanlı gittikçe büyüyerek, gelişen Kürt’leri bir an önce telef edip kırma planlarını devreye sokmuştu. Geleceğini gören Mir Bedirxan, Baban, Soran, Bahdinan, Hakkari, Muks, Bitlis, Sikak mirleri ile Mardin, Nusaybin, Rasileyen, Urfa, Antep, Antakya, Kürt Dağı, Halep, Diyarbakır, Siverek, Adıyaman, Malatya, Harput, Dersim, Van ve Serhat bey, seyit, şeyh, ağa ve ileri gelenlerini kendi kasrında toplayıp durumu muhakeme etmişti. Fakat gelen haberler arasında Osmanlılar Yezdinser’i Musul’a çağırıp gizlice anlaşma yapmışlardı. Anlaşmaya göre Yezdinser, Cizra Botan Mir’i, yani Yezdinser, Cizire Botan’a  hükümdar olacaktı.”
Uzun boylu, yakışıklı, sözünün eri “yiğit” Yezidinser, Mir Bedirxan’in öz yeğeni, Osmanlının kaltak ordusuyla anlaşıp amcası Mir Bedirxan’ı satmıştı. Zindandan azad edilen Dengbej Bıro’nun çığlığı ‘hawar lo hawar’ diyerek yükseliyordu. Savaş bulutları Kürtlerin kaderi olarak gökyüzünü, Dicle’nin yaslı akan sularını gölgeliyordu.

“Baltanın sapı ağaç olmazsa ormana zeval olmaz” dedi Mam Seyfo fakat yapılacak birşey de kalmamıştı. İran’la anlaşan Osmanlı, bu iki devletin yeğenle başlayan ihanetiyle Cizre-Botan artık işgal altındaydı. Cizre kalesi kuşatıldı. Asuri, Ermeni ve diğer azınlıkların sesi duyulmaz bir vahşetin içine gömülüyordu. Gariptir önce kilise çanları sustu, sonra minare de anlamını yitirdi. Cizire-Botan artık ihanetin ve devşirmenin yatağıdır. Yükselen sis ve kalenin burçlarına yerleştirelen bombalarla bitik düşen direnişçiler, uzun bekleyiş sonrası  Mir Bedirxan mağlup, ezilmiş ve yenik olarak teslim oldu. Yükselen dumanla, yenilginin derinliği Medrasa Sor ve  Mir Bedirxanın kasrı Bırça Bellek’in burçlarından dahi hissediliyordu. Kaniya Sipi (kutsal beyaz çesme)nin etrafı  gelinlik kızların değil esirlerin yurdu haline geldi. Ardısra mağlupluğun, yenilmişliğin sesi konuşmaya başladı. Bu, sürgünün sesiydi. Karanlık bir yüzyılda başlayan, ölüm-kalım arasında gidip gelen ipincecik bir ses Kürd’ün yanık şarkılarına konuk oldu. Yezdinser mir olmuştu. Mir Bedirxan ise ihanete uğramış, yenilmiş, hançerlenmiş, harelenmiş, kendi yeğeninin işbirliği yaptığı Osmanlı ordusunun esareti altında sonu belirsiz bir gidişle, onuru kırık bir halde sürgüne çıkarılmıştı.

Mağlupları Dılo Mehmet Uzun yollara çıkardı
Yolun başlangıcı, acı ve çığlıktı.
Üşüyen sürgünler gibi…
Bir kez de olsa çiçek toprağından kopmuştu ve o hiçbir yerde artık özgür olamayacaktı.
Mir Bedirxan, Mam Seyfo ve  etrafındaki Kürt beyleri, İstanbul zindanına tıkıldıklarında gördükleri manzara şaşırtıcıydı. Zindan; Bulgar, Slav, Mekadon,Türkmen vb ile dolu idi. Yanlız Kürt’e düşman olduğu zannedilen Osmanlı oysa “at binenin kılıç kuşananındır’’ diyerek talan, ganimet, yağmalama ve çapul peşindeyken kendinden olmayan herkesi kılıçtan geçiriyor, artakalanları da zindana tıkıyordu. Cizire Botan’dan gelen Mir Bedirxan ve yanındakiler şaşırdılar. Afallamaları boşunaydı. Bu devletin kuruluş ve varoluş sebebi zaten buydu. Güneşin doğuşuyla Mir Bedirxan, Mam Seyfo ve diğer esir Kürtler, Girit’e gönderilmek üzere gemiye bindirildiler. Gemi Girit limanına yanaştığında Mam Seyfo ile birlikte dört kişi akdenizin ılık sularına atılıp boğdurulmuştu bile.

Mağlubiyet, yenilmişlik birkez başlayınca arkası da sökün vererek geliyordu
Mir Bedirxan ve eşi Ruşen hanım küçük bir saraya, Mıgo ile Dengbej Bıro ise kendilerine tahsis edilen küçük evlere yerleştiler. Fırınlarda, inşaatlarda çalışan Mıgo ve Bıro hergün yan yana olsalar da yürekleri, gönülleri hep Dicle’nin yakarışındadır. Neşeli sohbetlerin yerini sesini yitirmiş gurbetin sessizliğiyle dolu sohbetler almıştı. Çekilmez fukaralığa bir de sürgünlük eklenince Ermeni Mıgo iyice içine kapanır. Bıro’nun yanık türkülerini dinleyen Mıgo artık hep göz yaşlarıyla konuşur. Güneş ateş topu halinde Girit dağlarını ısıtmaya başladığında Mıgo da dayanılmaz hasrete yenik düşerek yatağında taş kesilmişti.

Akdeniz’in ılık sularında balıklara yem olan Mam Seyfo ve oglu Mıgo’yu geride bırakan Mir Bedirxan, Dengbej Bıro ve etrafındakiler, yeni bir yasayla Suriye’ye gönderilmek üzere yola çıktılar. Yenilmiş Yezidiler, Asuriler ve sürgüne gönderilen Kürtler, şimdi, kendi yurtlarının öteki parçası bir başka Kürdistan’daydılar.
Dılo Mehmed Uzun bir bakıma dökümanter bir romanı kendi ruhsal imbiğinden geçirip hüznü, acıyı ve aşkın çığlığını, özgürlük çığlığı haline getirerek okuyucuyu bir tarihle de yüzleştiriyor. Kaç yüz yıllık Kürt tarihi ile karşı karşıyasınız. Yenilmiş, mağlup edilmiş bir tarihle.

Suriye onlar için biraz daha iyi gelse de bir defa yenilmişlerdi. Bu yenilmişlikte sürgün bir dert, bir illet gibi onların yakasını bırakmıyordu. Mir Bedirxan iyice aklaşmış saçlarıyla bazen Kör Bıro’nun yanık türkülerini dinleyerek bazen de kendisinin üzerine yürüyüp katlettiği Yezidi Kürtleri ve diğer mağlupları dinleyerek kendi inzivasında iyice yanlızlaşmaya başladı. Haberler arka arkaya kötü gelir Cizire Botan’dan. Osmanlı yeni bir oyunla Yezdinser’i de alaşağı ederek onu da Suriye yollarına, Dicle’nin karşı yakasına sürgüne gönderdi. İktidar ve hırs için amcasını hançerleyen bu yakışıklı genç de arkadan hançerlenerek ihanetin ihanetini yaşayarak amcası Mir Bedirxan’ın yanına gelmişti.

Ne Mir Bedirxan, ne Ruşen hanım ne de Bıro onu görmeye gitmediler. Onun yalnızlığı, hırsı, kendi ihanetiyle başbaşa kalırken, Mir Bedirxan’ın yüreği artık bunca ihanete dayanamadı. Şafağın kızıllığında yüzlerini güneşe dönüp dua eden Yezidi Kürtlerinin ilk duyduğu Mir Bedirxan’ın yüreğinin durduğuydu. Kör Bıro, diğer adıyla Drej Bıro’nun sesi Dicle’nin öte yakasına, ihanete uğramış yakasına ulaşacak şekilde yankılanırken ‘lo hawar hawar’ diyerek yükselen sesiyle  Mir Bedirxan da son yolculuğuna uğurlanırken, parçalı bütün Kürt coğrafyası yeni bir acının sesini, yanlızlaşmanın sesini, sessizliğin sesini çığlıklaştırarak bütün Kürt coğrafyasına yayıyordu. Yezdinser, sırtından hançerlediği amcasının son yolculuğunda yoktur. Kapı komşusu olsa da…

Dılo Mehmed Uzun, hançerini arkada saklayan Kürt’ün ihanet tarihiyle okuyucuyu iyice tanıştırır. Okudukça ürperiyorsunuz, tüyleriniz diken diken oluyor. Ve artık hiç olmasın derken, ihanete uğramış, tecavüze uğramış Ester, diğer adıyla Ster de sessizleşerek yaşama veda eder. Romanı kapattığınızda düşünmeye başlarsınız. Ürpererek, biraz cinlenerek, bir hayli Kürtlere kızarak. Dılo Mehmed Uzun, mağlubiyetin diğer romanlarına konuk ediyor sizi. Bu kez kaşınızda cumhuriyet dönemi ve Ağrı dağı isyanıdır. Yurt dışında eğitim görmüş ince, zarif, entelektüel, saçlarına kır düşmüş Memduh Selim beyin sürgün gittiği Antakya’daki mazbut yaşantısına eklenen genç Feriha hanımın aşkıdır. Bu mütevazi yaşamın aşkı dillere destan yaşanırken Memduh Selim bey içinden kopup geldiği Kürdistan’nın acısını, ahını da kendisiyle birlikte Antakya’ya kadar getirmiştir. Ateş topu haline gelmiş Kürdistan artık onu çağırıyordu.

Başı dumanlı Ararat, destanların, efsanelerin güzelleştirdiği dağ Ağrı.. Yani Kuhi Nuh, Farsça Nuh Dağı yani.  Masis, Ermenice. Yani Cebel el Haris, Arapça. Ağrı insanlık tarihinin en eski gemisinin mekanı, ve bu kez yüreği aşkla dolu Memduh Selim beyi bağrına konuk etmişti. Zirvesi karlı, teği yemyeşil, çağlayanların, kuş cennetinin ve isyanın coşkusunun içinde karşılanan Memduh Selim bey,  isyanın başına geçti. Bu kaçıncı isyan, bu kaçıncı çığlıktı. Çok geçmedi. Gökyüzünü dolduran savaş uçakları, sayıları yüzbinlere varan ordu birlikleri başı dumanlı Ararat’ı ateşe vermeye baslamıştı. Ararat’ın eteğinden yükselen duman, zirvesine kadar ulaşmış çığlığa dönüşerek göğün sidre makamına erişmişti. Ölü gözleriyle bu vahşeti izleyen çocuklar, hançerlenen kadınlar, üst üste yığılmış cesetlerden çıkan ses Kürt’ün ölü sessizliğini arıyordu. Yenilgi, mağlubiyet, boynu büküklük yine onların kaderiydi.

Kıyamet kopmuş, yer inliyor, dağ bağırıyordu. Börtü böcek yuvalarına kaçıyor. Her yere savaşanların ve ölümün sesi egemen olmasına rağmen ordu komutanı Salih Paşa habire yeni güç isteyerek katliamın boyutunu büyütmeye çabalıyordu. Geride parçalanmış, gözleri çıkarılmış kafalar, karınları delinmiş bağırsakları dışarıda  ölüler, ölüler, ölüler, sayıklayan yaralılar, bebek çığlıkları, ölüm ve ölümün soğuk yüzü adeta Ağrı’nın yüzü olmuştu. Salih Paşa, İhsan Nuri Paşa’nın emirleriyle üç yüzün üzerinde köy ateşe verdi. Onbinin üzerinde mazlum Kürt katledildi. Evlerini, yurtlarını, canlarının bir parçası haline gelmiş hayvanlarını, dahası ezan sesi yerine teslim ol çağrıları yapılan minarelerini geride bırakanlar, İçanadolu’ya doğru göç yollarına düştüler. Katliamı gözü kör sağır dünya izliyordu izlemesine de, gıkı çıkmıyordu.

Katliamın acı haberi Antakya’ya da ulaştı. Yüreği yanan Feriha hanım Memduh Selim beyin de katledildiği haberini almıştı.Yas, matem ve yenilmiş aşkın sessizliğiyle ailesi tarafından zengin birisiyle evlendirilerek Suriye yollarına düşürüldü Feriha hanım. Aylar sonra Antakya’ya ulaşan Memduh Selim beyi bekleyen yıkımdı. Ağrının zirvesindeki kanla yüreği yarılmış, aşk acısını çekerken bu kez Türkiye’ye devredilen  Antakya’dan da sürgün yollarına çıkarak Suriye’ye yerleşti.

Dılo Mehmed Uzun “Yitik Bir Aşkın Gölgesinde” Mir Bedirxan ile Memduh Selim beyin acılarını kendi mütevazi lirik diliyle ustaca birleştirmiş. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık’ta ise bir başka acıya açılıyor pencereniz. Bombarduman edilip yakılan köyde kalan çığlıklar içindeki bir tek çocuktur. Onu yanına alan bir kelle avcısı, onu kendisi gibi subay okullarında yetiştirir. Ve o artık yeniden isyan halindeki Kürtlerin üzerine sürülür. Kürt ulusal direnişine karşı ilk kelle avcılarını örgütleyen, halkı sindiren, köyleri basan bu gencin adı Baz(Şahin)dır. Bir rivayete göre de bu Cem Ersever’in hikayesidir. Gerillaların konakladığı yer diye bastığı evlerde sivil halkı öldürür. Asıl tüyler ürperten ise, Baz’ın gittikçe fuhuş, alkol ve cinlenerek geçirdigi günleridir. Romanın detaylarında Vietnamlaşmış Kürdistan’daki askerlerin, özel savaş birliklerinin bilinçaltında oluşan cinlenemeyi ustaca okuyucunun derinliklerine taşımış olmasıdır Dılo Mehmed Uzun’un.

Bir gurup gerillayla girdikleri çatışma sonucu bir kadın gerillayı esir alır Baz. Esir alınan kadın gerilla da Kevok’dur(Güvercin). Baz’la Kevok’u yakınlaştıran ise ortak ihanetin, kırım ve kanın ortaklığından başka birşey de yoktur. Devşirilip katilleştiğini fark eden alkolik, cinli ve savaş çılgını Baz’la Kevok artık kanlarında “asil” kan taşıyan devlete yük gibiler. Kanı “temizleme” günü gelmiştir. Başkentin arka arazilerine getirilen Baz ve Kevok’u gülerek karşılayan kendi arkadaşları, enselerine kurşunları sıktıkça gülerler, güldükçe çılgınlaşırlar. İhanet, kan ve çapsızlığın varacağı yerlerdir buralar. Dilini, tarihini inkar ettiği bir halka karşı sürdürdüğü kirli savaşın arka bahçeleridir buralar.

Dılo Mehmed Uzun ihaneti, mağlubiyeti kendini sürgün ettiği  İsveç’te yıllarca yazdı. Üzerine ölü toprağı serpilmiş bir dili iğneyle kuyu kazarak, o dilden modern bir Kürt edebiyatını da yarattı. Gariptir, bu dil dünyanın evrensel boyutlarını zorladı. Böyle bir dilin olmadığını söyleyip duran inkarcıların dillerini gırtlakarının içine kaçırırcasına yazdı hem de. Bunun bedellerini ödemekte de gecikmede. Sürgünler yetmiyormuşcasına bu kez de mahkeme koridorlarında Türklüğü aşağıladığı vb suçlamalardan ötürü, saçma sapan bir şekilde defalarca yargılandı. Belki de o ölümcül rahatsızlığın onu yakalaması da bundandır. Barış, halkların kardeşliği diyerek kafasını musalla taşına koydu. Tarihi kapıları ve surlarıyla ünlü dinlerin, mezheplerin kucaklaştığı ve kendisinin de en çok sevdiği Diyarbakır’dan son yolculuğuna çıkarken Mir Bedirxan, Mam Seyfo, Dengbej Bıro ve Memduh Selim beye götüreceği hiç iyi haberler yoktu. Skorpy helikopterler, savaş uçakları Kürt dağlarını bombalıyor, Kurdistan’ın iki yakası işgal altında, binlerce özel yetiştirilmiş, yetiştirilmemiş işgalci orduları seyreden çocukların acılarını götürecek onlara. Dicle’nin daha çok yakararak aktığını anlatacak. Ölü çocukların sessiz çığlıklarını, dağdaki gerillalara karşı askere gönderilip öldürülen Kürt gençlerinin ve diğerlerinin ahının nasıl malzeme yapıldığını anlatacak…

Feqi Teyran’nın ağıtlarını aldı yanına Dılo Mehmed Uzun, Meleke Tawusla, çok sevdiği dengbejlerle yürüdü son kez Mardin kapıdan. Tarihi kapılarını sevdiği Diyarbakır’dan giderken düşünüyordu, güneşe ve ateşe bakarak. Bu devletin köhnemiş zihniyetlerine hiçbir şey anlatamadı. Fakat onlara analatacağı hüznü yıllarca yazdıklarıyla bize anlattı.

Kürtlerin, aşk, ateş ve çığlığı Dılo Mehmed Uzun; toprağın bol, rüyaların daha derin olsun…

Cihan Erdoğan

Makale daha önce çeşitli haber ve edebiyat sayfalarında yayınlanmıştır