14 Aralık 2017
%AM, %07 %366 %2017 %07:%Ağu

SYM: Direniş ve mücadele kaçınılmazdır!

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan  edilen OHAL süreci boyunca, toplumun farklı dinamik kesimlerine dönük sistematik olarak gerçekleştirilen baskı ve saldırılar sürerken, bu saldırılar kapsamında yürürlüğe konan KHK’lerle bir gecede açığa alınarak ihraç edilen devrimci-demokrat akademisyen ve eğitim emekçilerinin gasp edilen hakları için Ankara Yüksel Caddesi’nde başlattıkları direnişi, açlık grevine dönüştüren ve sonrasında tutuklanan ve geçtiğimiz günlerde zorla cezaevi hastanesine götürülen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, kararlılıkla sürdürdükleri açlık grevi direnişlerinin 151. gününü geride bırakmak üzereler "TC" devletinin faşist diktatörlük karakterinin gereği olarak yoğunlaştırdığı tüm baskı ve yıldırma politikalarına rağmen direniş, ülkenin pek çok yerinde sürdürülen direnişler ve dayanışma eylemleriyle büyümeye devam ediyor.

 HABER MERKEZİ (08.08.2017)- Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın seslerini ve taleplerini yükselterek direnişlerine destek olmak amacıyla, 4-6 Ağustos tarihleri arasında Almanya’nın Köln-Dom Katedrali meydanında 3 günlük destek açlık grevi gerçekleştiren Socialist Youth Movement-SYM (Sosyalist Gençlik Hareketi) ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

HG: AKP-Erdoğan iktidarındaki "TC" devletinin gözaltı terörü ve baskılarına rağmen, ülkenin pek çok yerinde, Nuriye ve Semih’in direnişine dikkat çekmek ve taleplerini yükseltmek üzere direnişler sürerken, siz de bu direnişe destek olmak amacıyla 3 günlük destek açlık grevine başladınız. Eyleminizin amacına ve içeriğine dair neler söylemek istersiniz?

SYM: Dünyanın her yerinde sömürücü sınıfın temsilcileri tarafından işçi sınıfı ve ezilen kesimlere dönük gerçekleştirilen saldırılar ve bu saldırılara karşı sürdürülen direnişlere ve kazanımlara sahip çıkarak dayanışmayı, hareketimizin temel aldığı enternasyonal bilimsel sosyalist ideolojinin gereği olarak görüyoruz. Bu anlamda Nuriye ve Semih’in sürdürdükleri direniş, Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki faşist AKP diktatörlüğünün, 15 Temmuz darbe girişimi ardından, Gülen hareketine karşı temizlik harekâtı adı altında devrimci, demokrat ve ilericilere dönük gerçekleştirdiği saldırılar kapsamında, mesleklerinden ihraç edilen 30 bin eğitim emekçisinin hakları için mücadele ettikleri bir direniştir, haklı ve meşru bir direniştir. Bizler bulunduğumuz alandan hem onların bu meşru direnişlerinin ve ortaya koydukları taleplerin yanında olduğumuzu göstermek hem de süreç içinde yaşanan gelişmelerin gerçek yüzünü, Avrupa devletlerinin bu tür süreçlerdeki gerçek payını buradaki kamuoyuna göstermeye çalışıyoruz.

AİHM’nin geçtiğimiz günlerde, Nuriye ve Semih konusunda yayınlanan ve bizleri şaşırtmayan raporlarının da gösterdiği gibi dünyaya demokrasi dersleri veren emperyalist-kapitalist Avrupa devletlerinin özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan vb. gibi ülkelerle ilişkileri ve oralardaki gelişmelere dönük politikaları hep çıkar ve toplumu aldatma üzerine kuruludur. Ekonomik çıkarın hakim olduğu bu ilişkilerde, örneğin Türkiye’deki diktatörlük sürecindeki bazı uygulamaların, insan haklarına ve uluslararası demokratik normlara uygun olmadığını ifade eden Avrupa, perde arkasında ekonomik ilişkilerini sürdürerek ve derinleştirerek, tam da "eleştirdiği" bu baskı politikalarının perde arkasındaki destekleyicisi olmaktan geri durmuyor. Türkiye ve Almanya’nın bu ilişkilerinin gerçek yüzünü, ülkedeki baskı ortamından buralara gelen ve oradaki meşru mücadelelerini burada örgütlenerek sürdüren Türkiye-Kuzey Kürdistan kökenli devrimci, demokrat kurumlara ve kürt ulusal hareketine dönük Alman devletinin Türk Devleti ile işbirliği içinde sürdürdüğü saldırılarda da çok net görebiliyoruz.

HG: Sizin de Nuriye ve Semih’in direnişleri üzerinden ifade ettiğiniz, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında devam eden OHAL sürecinin içeriğini ve genel olarak bu sürecin toplumun diğer kesimleri açısından karşılığını nasıl görüyorsunuz?

SYM: Bugün yaşanan durum, tarihi, kuruluşundan itibaren katliamlarla dolu olan Türk Devletinin faşist niteliğinin, AKP iktidarı nezdinde daha da yoğunlaştırılmış ve keskinleştirilmiş bir tezahürüdür. Geçmiş dönemlerinden farklı olarak, AKP iktidarı nezdinde devletin bugünkü sistematik saldırılarının ana hedefinde, tek başına alternatif örgütlü mücadele dinamiklerinin başında yer alan sosyalistler, komünistler, kürt ulusal hareketi, devrimciler değil; aynı zamanda, kemalist kesimi de içine alan, akademisyenlerden, bilim insanlarına, gazetecilere ve çeşitli meslek gruplarından herhangi bir örgütlenme alanında bulunmayıp sadece faşist diktatörlüğe,  OHAL ortamına karşı olan ya da sadece Erdoğan iktidarını eleştiren insanlara varana kadar geniş bir toplamı ve onların seslerini ana hedefine almış durumda.

Faşist diktatörlüğünü, yoğunlaştırdığı faşist politikalarla sürdürmeye çalışan AKP-Erdoğan diktatörlüğü, bu amacına uygun olarak da ülkeyi OHAL ile yönetmeye çalışıyor ve bu kapsamda ülkenin özellikle dinamik kesimlerine, sosyalist, ilerici muhalif kesimlerine ve az önce ifade ettiğimiz hedefine aldığı diğer demokrat muhalif kesimlere dönük gözaltı, tutuklama, korkutma, sindirme gibi saldırıları, bir korku ortamı yaratma amacıyla olabildiğince  yoğunlaştırıyor çünkü faşist diktatörlüğe karşı yükseltilecek bir toplumsal mücadelenin önünü, bu mücadelenin ilerici dinamiklerini, muhalif seslerini susturarak, onları bertaraf ederek almayı amaçlıyor. Ancak saldırılarının ve baskı ortamının kapsamı ve yoğunluğu, o ortamdan duyduğu korkunun da ifadesidir aynı zamanda.

HG: Yoğunlaştırılarak kapsamının genişletildiği bu saldırı ortamının gölgesinde yaratılmak istenen korku ortamının toplumda nasıl karşılık bulduğunu ya da bulacağını düşünüyorsunuz?

SYM: Bunun cevabını, her baskının isyancısını doğurduğu insanlığın mücadele tarihinden biliyoruz aslında. OHAL ortamında yaratılan baskı ortamına rağmen, ona karşı gösterilen tepkiler ve Nuriye ve Semih ile Esra’nın ve diğerlerinin direnişi nezdine yayılan direnişler, çeşitli yerlerde farklı mücadele pratikleriyle sürüyor. Yani baskılar üzerinden bir korku ortamı yaratılmak istense de toplumun önemli bir kesimi bu korku ortamına kapılmadan direnişlerini sürdürüyor. Ancak burada, kitlelerin korkularını önemli oranda dağıtacak, öfkesine ve isyanını örgütleyip önderlik edecek, doğru taktik politkalarla bu direnişlere yön verecek olan devrimci örgütlü güçlerin yetmezlikleri ve dağınıklıkları ciddi bir zayıflık gösteriyor. Bu eksikliği Gezi sürecinde de yaşamıştık. O süreçten ve bugünün gerçekliğinden çıkarılan-çıkarılacak derslerin ışığında günün gerçekliğinde yeni politikaların belirlenmesi önemli bir ihtiyaç olarak duruyor. Aksi halde, bütün bu baskı süreçleri boyunca korkutularak sindirilmeye çalışılan toplumun önüne, kötünün iyisini tercihe, niyetten bağımsız kendi ellerimizle yaratacağımız yeni Erdoğanları alternatif olarak sunmuş oluruz. Bu yüzden, toplumu yeniden ehven-i şerden birini tercih etmek zorunda bırakan durumlarla baş başa bırakmamak,  devrimcilerin, sosyalistlerin ve ilerici kesimlerin ortaya koyacakları örgütlü mücadele pratiklerini doğru taktik politikalarla ayakları üzerine dikmelerinden ve bunu da toplumun geniş kesimlerinin örgütlü öfkesiyle bütünleştirmelerinden geçeceğini düşünüyoruz.