18 Aralık 2017
%AM, %14 %520 %2017 %11:%Haz

İşçi sınıfına karşı saldırının yeni adı Kıdem Tazminatı’nın gaspı!

Kıdem tazminatının fona bağlanmasını, bu saldırı üzerinden ele almak gerekir.  Bu komprador tekelci sermayenin, kendi derinleşme süreci açısından ivedi bir isteğiydi ve bununla hem bu fonda biriken sermayeyi kendi denetimine alacaktır, akabinde çalışma koşullarında, işçilere karşı daha keyfiyetçi tutum almanın koşullarını elde edecektir. Çünkü “kıdem tazminatı” saldırısı ile, sadece işçilerin gasp edilmiş haklarının sermaye olarak patronların hizmetine-denetimine sunulması gibi bir sonuç doğmamaktadır. İş güvencesi boyutu ile işçi ile patron arasında bir “akit” olan kıdem tazminatı baskılanması kalktığı için, işveren her keyfi tutumda çalışanların iş haklarını fes edebilecek, bu durum zaten iş güvencesi olmayan çalışma koşullarında, daha boyutlu işveren lehine bir sonuç yaratacaktır. Ki “haklı fesih ile kıdem tazminatını alma”, kıdem tazminatının hak edilmesi için gerekli olan çalışma süresini 1 yıldan 15 yıla çıkarma (çalışma koşulları hesaba katıldığın da, bir işçinin bunu hak etmesi, imkansız kılınmaktadır) gibi düzenlemeler, sermayeye işçi sınıfı üzerinde kuralsız bir sömürü geliştirmesinin zemini genişletilmektedir

HABER MERKEZİ(14.06.2017)-İşçi sınıfına karşı AKP-Erdoğan iktidarının geliştirdiği kapsamlı saldırıların ana gündeminde, kıdem tazminatı tartışması ve Toplu İş Sözleşmeleri yılı olan 2017’de grev hakkının KHK’larla yasaklanması öne çıkmış bulunmaktadır. Gündemleşen her iki konunun birer sonuç olduğu, sermayenin çıkarlarını kollama ve genişletmeyle mükellef olan burjuva siyasal iktidarın, işçi sınıfının en sıradan ekonomik ve demokratik (örgütlenme- grev vb.) haklarına, son dönemin revaçta sloganı devletin “bekası” gibi nedenler üzerinden, bir kuşatma yaratıldığı ve işçi sınıfı- ezilen emekçilerin tüm haklarının bir kıskaç altına alınarak gasp edilmeye çalışıldığı bir süreç örgütlenmektedir. Düşük ücret politikası, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması, iş güvenliği ve güvencesinin olmaması, tüm sosyal hakların budanması gibi, reel çalışma alanında kölelik statüsünü hakim kılan mevcut çalışma yasaları, var olan en basit örgütlenmelerin dağıtılması, hak arama eylemlerinin yasaklanması, kendi emeğini en pasif eylem biçimleriyle savunan kişi ve eylemcilerin tutuklanması, işçi sınıfının ekonomik-demokratik hakları temelinde geliştirdiği tüm tepkilerin, sermayenin birer kurumları tarzında işlev gören sınıf işbirlikçi-ihanetçi sendikal anlayışların potasında eritilmesi, işçi sınıfına karşı gerici iktidarın tarihten beri geliştirdiği siyasettir ve bu siyaset bugün AKP iktidarının özgülünde derinleştirilmektedir.

Çalışma koşullarına karşı komprador işbirlikçi tekelci sermaye iktidarının geliştirdiği her saldırı, işçi sınıfının-ezilen emekçilerin yıllar boyu gasp edilmiş hakları üzerine, yeni hak gasplarının eklenmesinden başka bir şey değildir. Mevcut durumda, AKP iktidarı eli ile, sermaye, esas anlamda iki türlü siyasi- iktisadi süreçle merkezileştirmeye çalışmaktadır. Hakim komprador tekelci sermaye, bir yandan pazardaki denetimini arttırmak, sermaye hareketini esasta kendisine tabi kılmak için, rakip sermaye guruplarına yönelirken, diğer yanda da, çalışma koşullarındaki lehine düzenlemelerle, işçi-emekçi ezilenlerin artı değerini daha etkili olarak kendi denetimine almak istemektedir. OHAL koşullarının hukuksal zemini olan Kanun Hükmünde Kararnamelerle, hakim sermayenin, iç pazarda ve dış sermayede kendisine rakip sermaye guruplarını, “FETÖ”, ”kayıt dışı sermaye”, ”terör örgütlerinin finans ayağı” gibi gerekçelerle yönelmesi ve kayyum atamalarıyla kendisine bağlaması, sıradan bir hukuksal işleyiş değil, hakim komprador tekelci sermayenin, pazar hakimiyeti ve sermayeyi tek elde denetimine alması operasyonlarıdır. Bu merkezileşme, sermayenin rekabet koşullarından çok, bir zat hakim olan komprador tekelci sermayenin, devlet gücünü arkasına alarak iradi-komplocu ve baskıcı uygulamalarla gerçekleştirdiği merkezileşmedir. Sermayenin gerici çıkar dalaşında birbiriyle yaşadığı bu çatışmada, hakim olan gücün her türlü baskı-cebir şiddet ögesini kullandığı bir kesitte, işçi sınıf-ezilen emekçi kesimlerin payına daha boyutlu bir baskı uygulamaları planlanmakta, uygulanmaktadır.

Çalışma yaşamı boyunca, işçi ve emekçilerin gasp edilmiş emeğinin ve haklarının, kırıntı bazındaki bir miktarını çalışanlara ödenmesi olan kıdem tazminatı gaspı, bu kesitte gündeme gelmektedir. Komprador tekelci sermayenin, daha fazla sömürü, daha fazla hak gaspı, daha fazla artı değer gaspı hedefi, çalışanların tüm yaşamsal haklarına kapsamlı yönelimde somutlaşmaktadır. Burjuva siyasal iktidar içinde, başat olan siyasal temsilcisi olduğu sermayedir. Burjuva siyasal iktidarların tarihinde, sermaye karşısında emekten yana belirlediği bir tavır yoktur. 

Burjuva siyasal iktidarların, (somut olarak AKP iktidarının), işçi-emekçi sınıflara saldırı niteliğindeki bu iktisadi-siyasal politikaları, hak gaspı içeriğinden koparıp, bir türlü çatışma alanına dönüştürmesi ve çözücü rolle karşıt sınıfsal kamp olan sermaye ile işçi sınıfı arasında arabulucu rol üstlenmesi, hem sermayenin temsilcisi olduğu gerçeğini karartmadır hem de, devlet otoritesini kullanarak, işçi sınıfının hak arama ekseninde gelişecek direnişlerini kırmak maksatlıdır. Ki Şişe-Cam örneğinde görüldüğü gibi, tıkanan görüşmelerde, AKP-Erdoğan hükümdarlığının, işçi sınıfına “grev yasağı” ile devlet otoritesinin faşist sopasını göstermesi, en güncel örnektir. Somut olarak meselenin lokal bir çatışma alanına hapsedilmesi ve işbirlikçi-sınıf işbirlikçisi sendikal anlayışlar üzerinden yapılan anlaşmalarla, “vatana ve millete” en hayırlı “çözümlerin” üretilmesi, her anlamı ile geliştirilen saldırının kapsamını örtmektedir. Çalışma koşullarına ilişkin planlanan gerici burjuva düzenlemeler, kıdem tazminatının belirlenen bir fona devredilmesi ve bütün bu saldırılara karşı olası gelişecek işçi eylemlerini-grevleri KHK’larla yasaklamak, Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki topyekûn savaş konseptinin, emek sahasındaki ayağıdır. Emekçinin emeğinden gasp edilen her değer, komprador tekelci hakim sermayenin kasasına gidecek, emek, doğal, kamu değerlerinin sadece kullanımı değil, tüm mülkiyet hakkı sermayenin derinleştirilecek hareketine sunulacaktır. Bugün belli başlıklarla gündeme tüm hak gaspları, bu amaca uygun olarak gündeme gelmektedir. Sermayenin, işçi-emekçiler üzerindeki sınırsız sömürüsü ile beraber, tüm toplumsal değerlerin, zenginlik kaynaklarının, sermayenin mülkiyeti haline getirmek. Kapitalizmin var olma ve gelişme trendi zaten budur. Ama bunun derinleştirilmesi, her dönem çalışanlara, ezilen halklara karşı yeni yeni saldırılardır.

Kıdem tazminatının fona bağlanmasını, bu saldırı üzerinden ele almak gerekir.  Bu komprador tekelci sermayenin, kendi derinleşme süreci açısından ivedi bir isteğiydi ve bununla hem bu fonda biriken sermayeyi kendi denetimine alacaktır, akabinde çalışma koşullarında, işçilere karşı daha keyfiyetçi tutum almanın koşullarını elde edecektir. Çünkü “kıdem tazminatı” saldırısı ile, sadece işçilerin gasp edilmiş haklarının sermaye olarak patronların hizmetine-denetimine sunulması gibi bir sonuç doğmamaktadır. İş güvencesi boyutu ile işçi ile patron arasında bir “akit” olan kıdem tazminatı baskılanması kalktığı için, işveren her keyfi tutumda çalışanların iş haklarını fes edebilecek, bu durum zaten iş güvencesi olmayan çalışma koşullarında, daha boyutlu işveren lehine bir sonuç yaratacaktır. Ki “haklı fesih ile kıdem tazminatını alma”, kıdem tazminatının hak edilmesi için gerekli olan çalışma süresini 1 yıldan 15 yıla çıkarma (çalışma koşulları hesaba katıldığın da, bir işçinin bunu hak etmesi, imkansız kılınmaktadır) gibi düzenlemeler, sermayeye işçi sınıfı üzerinde kuralsız bir sömürü geliştirmesinin zemini genişletilmektedir.

İşçi sınıfına karşı bu denli topyekün saldırıların başlatıldığı bir ortamda, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da işçi sınıfının esasta örgütlü olduğu sendika konfederasyonları, sınıfsal karakterleri gereği teslimiyetçi bir çizgi izlemekteler, işçi sınıfının mücadelesinin önünü açıp sınıfa, ekonomik-demokratik hak arama eylemlerinde önderlik yapacaklarına, adeta sınıfı, sistemin politikalarına yedeklemektedirler. Bu sadece bugünün sorunu değil, tarihsel bir sorundur. İşçi sınıfı, tabandan gelen dinamik örgütlenmesiyle, bu sendikal bürokrasi tasfiye edilmedikçe, her hak arama eylemi, bırakalım mevcut gerici siyasal iktidarı sınıf perspektifi ile zorlamayı, ekonomik demokratik haklar mücadelesinde dahi bir sonuç alamayacaklardır.

Kıdem tazminatının gaspı ve AKP iktidarının grev yasakları saldırısında da özellikle TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ özünde sermayenin saldırılarının yanında durmaktadır. Türk-İş’in, “bu konu genel grev nedenidir” yaklaşımını, saha sonra “30 gün kırmızı çizgimizdir” tarzında sulandırması, HAK-İŞ’in niteliği gereği açıktan siyasal iktidarın saldırılarının yanında yer alması, işçi sınıfı açısından mücadele edilmesi gereken cephenin kapsamını içermektedir. DİSK’in, en azında somut meselede, taleplerinde daha dinamik durduğunu kabul etsek te, tüm konfederasyonlar, saldırının genel kapsamını hesaba katarak, işçi sınıfını genel dinamik yönelimini örgütlemekten uzak durmaktadırlar. Bu somut örgütlenme ve işçi sınıfının kendi sınıfsal çıkarına göre konumlanmasını sağlamak, tabi ki işçi sınıfının demokratik-ekonomik hak arama eylemlerinde benimseyeceği kendiliğinden çizgisiyle olmayacaktır. Devrimci komünist sınıf önderliğinin, mevcut sendikalar içinde dinamik duran iş kolları örgütlenmeleriyle birleşerek, sınıfa inmeleri, gerekli olan müdahale ve eylem planıdır. Devrimci-komünist güçlerin, kendi içinde sisteme karşı derin homurtular yaşayan ve kendi sınıf bilinciyle önderlik edildiğinde, mevcut siyasal iktidarı temelden sarsan işçi sınıfına karşı, reel politik çalışmalarıyla yeterli enerjiyi sarf etmedikleri aşikardır. Yani bir nevi sınıf kendi kaderiyle baş başa bırakılmıştır. Bu durumu aşmak, proletarya partisi başta olmak üzere, devrimci ve sınıf sendikacılığının görevidir.

Ki süreç bazında, işçi sınıfı içinde son derece dinamik bir süreç öne çıkmış durumdadır. Tekel işçileri, Metal-İş kolu direnişleri yakın hafızamız iken, son Şişe Cam işçilerinin ısrarlı direnişi, somut hak elde eylemlerinden, sermaye siyasal iktidarının, genel saldırılarına karşı örgütlenmesi gereken direnişler konusunda örnek olmaktadırlar. Öne çıkan tüm bu işçi eylemlerinde, işçi sınıfı ve ezilen tüm toplum için tehlike arz eden güçlere karşı alınan tavır önemlidir. Sermayenin egemenlik biçimi olan siyasal iktidara alınan tavır, işçi sınıfının başına çöreklenmiş sendikal-teslimiyetçi bürokrasiye alınan tavırla birleşerek, tüm işçi sınıfına ve sınıfı örgütlemekle mükellef devrimci-komünist güçlere önemli mesajlar vermiştir.

24 Mayıs’ta planlanan Şişe-cam grevinin 16 Mayıs Erdoğan kararnamesiyle yasaklanması karşısında işçilerin duruşu, fabrikada günün belirli saatlerinde iş bırakma eylemi ve fiili direnişle karşılık bulmuştur. OHAL koşullarında, Şişe Cam işçilerinin siyasal iktidara bu tavrı, öyle sıradanlaştırılacak bir tavır değildir. Yine, örgütlü oldukları sendikal işkoluna karşı, “belirlenen taslaktaki taleplerde ısrar edilmesi ve işçilere sorulmadan sözleşmenin imzalanmaması” iradesi, tabandan gelen gücün eylem iradesi ile, sendikal bürokrasiye karşı bayraktır. Kuşkusuz genel süreci aşmada, gerekli olan dinamik sınıf hareketi düzeyinde değildir. Ama sınıfın dinamik hali olarak ele alınmalı ve bu süreç ilerletilmelidir. 

Mücadele süreci, tek düze ilerleyen bir süreç değildir. İşçi sınıfının her hak arama eyleminin mutlak kazanımla sonuçlanması kriteri, bu mücadelenin gerekliliğini belirleyen temel kriter değildir. Bazı eylemlerde ekonomik demokratik haklar elde edilir, bazı eylemlerde var olan haklar korunur, bazı eylemsel süreçler de hiçbir hak almadan sonlanabilir. Bu tamamıyla güçler dengesiyle alakalı taktiksel bir durumdur. Asıl olan, işçi sınıfının bu eylemlerde aldığı bilinç, gerçekleştirdiği birlik ve tüm ekonomik-demokratik sorunlarının kaynağı olan sistemle hesaplaşmaları edinimini kazanmaları ve bunu tüm ezilen toplumsal sınıf ve katmanlarla birleştirmeleridir. Sınıf hareketinde ve eylemlerinde devrimci olan rol budur. Şişe cam işçilerinin eylem sonundaki ortak “eğer daha örgütlü olsaydık daha çok kazanım elde ederdik” açıklamaları, bu bilinci alma konusunda mücadelenin açtığı yoldur.

İşçi sınıfının demokratik-ekonomik hak talepli tüm eylemlerinde, meseleyi sadece emekçilerin bazı somut haklar ve gelir düzeyini yükseltme denkleminde ele almaları, işçi sınıfının sınıfsal duruşuna uygun bir tutum değildir. Somut talepler, sömürü sisteminin tüm çarklarına karşı mücadele ile birleştiğinde, somut kazanımlar, genel kazanımların zemini haline geldiği oranda, işçi sınıfının nihai kurtuluşu için bir anlam ifade edecektir. Mevcut sendikal bürokrasi, işçi sınıfının ekonomik demokratik haklarını lobi faaliyetlerinde sermayeye peş keş çekmekle kalmamakta, tüm ekonomik-demokratik eylemlerin siyasal hedef ve içeriğini boşaltarak, lokal bir hak alma ve gelir düzeyi “iyileştirmeleriyle” sınırlı tutmaktadır. Kıdem tazminatı tartışmalarında olduğu gibi, saldırının niteliğini ortaya koymaktan çok, işçinin, iş akdinin bitmesinde alacağı cüzi miktardaki parayla sınırlamak, çalışanları kırıntı bazındaki haklara köle etmek olduğu gibi, gelişen kapsamlı saldırılara karşı sınıfı tavırsız bırakmaktır. 

Bu işçi sınıfının özgün ve genel hareketini, sınıf bilincini sınırlamadır. Tüm ekonomik-demokratik saldırıların merkezinde sermaye ve onun siyasal iktidarları vardır. Kıdem tazminatına el koyma projesi de buna karşı gelişecek işçi eylemlerinin yasaklanması da gerici sermaye iktidarının, genel olarak tüm ezilen halklara, özel olarak işçi sınıfına karşı genel kapsamlı saldırılarının bir parçasıdır. Çünkü, bu sistemin adı kapitalizmdir. İlkel birikim sürecinden, tekelci sürecine kadar, işçi-emekçilerin emeğini gasp etme üzerinden sermaye birikimi yaratmıştır. Bunun somut karşılığı, daha fazla sömürü, daha fazla baskı, daha fazla şiddet, daha fazla zulümdür. İşçi sınıfı, tarihin barbar kesimini temsil eden burjuvaziden, kendi emeğini kendisinin üreteceği, yöneteceği ve emeğiyle özgürleşeceği sosyalizm bayrağıyla eylem sahalarına indiği oranda, kendisinin ve ezilen halkların kurtuluşunda belirleyici olacaktır.